30 Aralık 2009 Çarşamba

GİT 2009...


Bir yeni yıl yazısı yazmak isterdim, şayet güzel geçmiş olsaydı bu yılım...

Oysa hayatımın en büyük dramlarını barındıran, en büyük acılarını yaşadığım, ölüme teğet geçtiğim bir yıldı.


1999' da öyleydi, o yıl da büyük çelişkiler yaşamış, acıların en büyüğünü kalbimin derinliklerinde hissetmiş, ve yine ölüm teğet geçmişti bana. Daha 18 yaşındaydım oysa ki. Ergenlik şımarıklığını yaşayamadan hayat büyümemi emretmişti.


10 yıl arayla iki ağır yük bindi omuzlarıma.


"Sonu 9'la biten yıllardan korktum ben" demişti bir arkadaşım, tesadüf mü bilmem okuduğum tüm yılbaşı yazıları da 2009' un insanlar üzerine olumsuz etkisi ile ilgiliydi.


Büyüdüm ben bu yıl. Daha kararlı, ne istediğini bilen, davranışının sorumluluğunu sırtlanabilen, hatalarını fark edip kendini eleştiren, ama bunun için suçluluk hissetmeyen biri oldum. Bir de biraz hüzünlü oldum.


Git 2009, git artık, ama sakın kıskanma 2010' u. Gitmeni istemem, unutmayı istememdir aslında. Unutmalıyım ki, umutlanayım. Gittiğin yerde görürsen 2019' u söyle ona: Felaketlerini getirmesin yanında, korkutmasın bizi, emmesin yaşam enerjimizi.

27 Aralık 2009 Pazar

ISLAMA KÖFTE

Haftasonu seminerlerim başladı, yolculuk halim cumartesi-pazar' a taştı. Yorgunum ama bazı zamanlarda insana yoğunluk iyi gelir, bilirsiniz size de olmuştur mutlaka, zamanın hızlı geçiyor olması sevindirir, takvime bir bakmışsınızdır, "bu tarihe ne zaman geldik yahu" diye ufak bir kafa karışıklığı bile yaşarsınız.


Kocaeli-Sakarya hattında yolculuk edecekseniz ve Sapanca Gölü kenarındaki tesislerde işiniz yoksa otobana girmenizi tavsiye etmem. Zira gölün diğer tarafında kalan yol çok daha sakin ve gölün daha yakınından geçtiği için güzel bir manzara eşliğinde yolculuk ediyorsunuz. Bu ayrıntıdan sonra gelelim asıl konuya.


Sakarya'da bir lezzet durağımız var şimdi.. Islama Köfteci Mustafa. Adapazarlılar bilir mutlaka, 1912'den beri sade, aydınlık tek katlı binasında hizmet veren bu köftecinin sahibi Yugoslav göçmeniymiş. Islama köftenin mucidi de oymuş! Yani orjinal ıslama köfte burada, diğerleri sahte oluyor efendim, benden söylemesi!


İşte bugün o köftecideydik. Adapazarlı olan annem Yenicami civarında olduğumu öğrenince ısrarla sormaya başlamıştı; "Köfteci Mustafa'ya gittiniz mi?", "şıra da iç mutlaka!", "hala gitmedin mi?" , "ne zaman gideceksin?"...


Yıllar önce henüz 7-8 yaşlarındayken gittiğim, köfte yemenin eziyet olduğu, köftelerin çiğnedikçe ağzımda büyüdüğü, şıranın bana acı geldiği yaşlar geride kaldı. 1 porsiyon kesinlikle az geldi :)

Köfteler çok hafif, ekmekler çok lezzetli, şıra çok ama çok tatlı!
Öğrendim ki lezzet avcısı Mehmet Yaşin' in de yolu düşmüş buraya.

Bu vesileyle süper bir internet sitesi de keşfettim. Yolüstü lezzet durakları' nda Türkiye haritası üzerinden seçim yaparak yolunuzun üstünde bulunan lezzet duraklarını keşfedebilirsiniz. Köfte fotoğrafı da bu siteden alındı.
Teşekkürler lezzet avcısı!

25 Aralık 2009 Cuma

MİKANOS SALATASI


Bazı yiyecekler bana bazı insanları yada anları hatırlatır. Mesela pırasa yaparken hüzünlenirim, zencefil kokusu da üzer beni karpuz kokusu da. Çikolatalı sufle yerken gülümserim ama, çok komik bir şey gelir aklıma.


Sebebi bu yiyeceklerin tadı değil elbette, günün birinde bu yiyecekleri yerken ki ruh halimi hatırlarım. Pat gelir içime o ruh halim çöreklenir.

Zaten insanlar geçmişte yaşadıkları olayların içeriğini değil de o anda kendilerini nasıl hissettiklerini daha çok hatırlar, buna sevinir ya da üzülürlermiş.



Gelelim Mikanos Salatasına. Bir gün tarif defterlerimi karıştırırken Sahrap Soysal'a ait bu salata tarifine takıldı gözüm. Adı çok hoşuma gitti. Yaz=neşeli günler demek olduğu için bu salatayı yaparken mutlu oluyorum ben, bu yüzden de sık sık yapıyorum.


Yapılışı şöyle:

Salata kasemizin en altına kıtır kıtır kızarmış ekmeklerimizi küçük küçük doğrayıp seriyoruz (ben kepekli ekmek kullanıyorum.) Üzerine domateslerimizi dilimliyoruz. Domateslerin üzerine bir kırmızı biberi ve tatlı bir beyaz soğanı halka halka doğrayıp serpiştiriyoruz. Kuru kekik-taze nane ekleyip en üste de lor peyniri atıp Zeytinyağı-limon-tuz üçlüsünü ekledikten sonra mümkünse üzerini kapatıp 1 saat kadar buzdolabında bekletiyoruz. Salatanın sosu alttaki ekmeklere geçiyor.

Karıştırmadan servis ediyoruz.


21 Aralık 2009 Pazartesi

THE TWILIGT SAGA: NEW MOON


Twiligt çılgınlığı tüm dünyayı sarmış, kitapları okunuyor, filmleri çekiliyor, ergen kızlarımız Edward'a hayran, vampir çılgınlığı almış başını gidiyor, gitmesine de ben bu kalabalığın çok uzağındaydım nedense...


Öncelikle kitaptan uyarlama filmlerin kitap kadar doyurucu olmayacağı tecrübeyle sabittir. Artı, konu vampirler olunca, korku filmlerinin fragmanlarından bile ürken ben itibar etmemiştim bu filme. Ancak Ertuğrul Özkök'ün "James Dean'den beri beklediğimiz aktör mesih" diye methiyeler düzdüğü Twiligt'ın Edward'ı Robert Pattinson'un oyunculuğunu da merak etmiyor değildim.


Neyse gecikmeli de olsa filmi izlemiş bulunuyorum. Öncelikle sinema salonundaki yaşları 10-18 arası değişen çocuk-ergen grubunu görünce aşağı yukarı nasıl bir filmle karşılaşacağımı tahmin ettim sayılır. Zira ön koltukta oturan çocuk bilmem kaçıncı kez izlediği filmin repliklerini resmen ezberlemişti. İlk yarının yaklaşık 20. dk.larında Alper'in çocuğun üzerine atlamak için hamle ettiği saniyede yan koltuktaki bayan uyardı da gerçek bir kurtadam görmedi çocukcağızlar:))


Film hakkındaki izlenimim %100 olumlu. Ama Edward'ı bu filmde pek göremedim ben?! Belki ilk filmde daha bir ön plandaydı bilmiyorum ama bence benim gibi Twiligt: Newmoon' u devam filmi olarak değil de ilk kez izleyen herkes aynı fikirdedir.


Edward değil ama Jacob fanatiği olarak ayrıldım salondan, yani vampirci değil, kurtadamcıyım ben:))




FIRINDA HAMSİ

Balığın bol olduğu şu günlerde haftada en az 1 gün balık yemeğe gayret ediyoruz. Aslında bu gayret Alper'in ısrarları ile oluyor zira yapması bir yana yemesi bile zor keratayı.:))

Ama hamsiyi ayrı bir kategoriye koyuyorum, kılçığını ayırdın mı löp löp yemek için bir engel kalmıyor.

Bu haftaki balık yeme etkinliğimizi annemlerin daveti ile sıyırdık, "ev kokmayacak yuppi!!" derken, bir de baktım Alper öğlen elinde 1 kilo hamsi ile geldi:)

Ben de sıvadım kolları, girdim mutfağa... Annemden öğrenmiş olduğum şimdi vereceğim tarif, hamsi tavadan hem daha hafif hem de yemesi daha zevkli.

Yapılışı şöyle:

Zaten ayıklanmış olan hamsilerin kolayca çıkan orta kılçıklarını musluğun altında temizliyoruz.


Bir yanda ise yarım demet maydonuzu küçük küçük doğrayıp, rendelediğimiz 2 yemeklik soğanla karıştırıp içine karabiber ve tuz ekleyip karıştırıyoruz.


Fırın tepsimizin çok batmaması için bu aşamada yağlı kağıt serebiliriz. Sonra avcumuzun içine aldığımız hamsinin içine azıcık maydanoz-soğan karışımından koyup kuyrukları birbirinin üzerine gelecek şekilde başka bir hamsiyle kapatıyoruz. (Soğan-maydanoz karışımını yaptığınız tabakta soğan suyu kalacaktır onu da balıkların üzerine dökün, ziyan olmasın.)


En son tepsiye dizdiğimiz balıklarımızın üzerine fırçayla yağ sürüp fırına veriyoruz.


Benim tepsi resimde gördüğünüz üzere hazır, fırına gireceği saate kadar dinleniyor balıklar, sonra son yolculuklarına uğurlanacaklar:))



18 Aralık 2009 Cuma

PATATES ÇORBASI


Sevgili patates, seni çok ama çok seviyorum. Özellikle kızgın yağda kızarmışını, ya da fırınlanmışını, ya da oyulup kumpirlenmiş halini, ya da galeta ununa bulanmış kroket halini.
Ne güzel bir şeysin sen! Her yere yakışıyorsun. Ama itiraf etmeliyim ki çorbanı pek duymamıştım...
Denediğim tarif içtiğim bir patates çorbasından yola çıkarak, biraz internet araştırmasıyla hazırlandı. Sonuç: paylaşılabilir derecede başarılı.
Yapılışı şöyle,

Önce biraz sıvıyağda küçük doğradığımız 1 adet beyaz soğanı çeviriyoruz, ardından 2 patatesi rendeleyip onları da soğanla öldürmeye devam ediyoruz. Üzerine göz kararı su ekleyip kaynamaya bırakıyoruz. (Su miktarını ayarlamakta tereddüt edenler önce az su koysunlar, şayet koyu olursa sıcak su ekleyerek kıvamını açmak daha kolay bir yöntem.)
Bu esnada isteyenler etsu yada bulyon da atabilirler çorbalarına.

Çorbamız kaynadıktan sonra tuzunu ekip yaklaşık yarım bardak soğuk süt ekleyerek 10 dk. daha kaynamaya bırakıyoruz.
Son olarak blenderdan geçirip karabiberle servis edebiliriz. Hmmm çok güzel oldu...

Benim tarifim böyle. Farklı bir şekilde deneyen var mı acaba?




30 Kasım 2009 Pazartesi

NEŞELİ HAYAT


Evet, tahmin ettiğiniz üzere sinemaya gittik. Vizyona bir sürü yeni film girdi, girmek üzere ve içlerinde izlemek istediğim bir sürüsü var.


Bugün Yılmaz Erdoğan'ın "Neşeli Hayat"ıyla başladık.


Açıkçası Yılmaz Erdoğan fanatiği değilimdir. Yıllar önce Mükremin Abi'yi izlerdik ailece, sonrasında Vizonteleleri başarılı bulmuştum. Ama son zamanlarda TV'de yaptığı işler hoşuma gitmemişti açıkçası.


Neşeli Hayat ise çok güzeldi. Gerçek hayatın içinden kopup gelen bir öykü, keyifli 2 saat geçirmek için gidilebilir. Film güzel, güzel olmasına da; ben Yılmaz Erdoğan'ın -filmdeki Rıza'nın yani- repliklerinin %40'ını anlamadım dersem abartmış olur muyum acaba?!


Filmdeki Rıza karakterine hayat veren Yılmaz Erdoğan'ın büründüğü şive, bir de üstüne pos bıyıklarının altında kaybolan dudaklarından ötürü , vallahi ne dediği zor anlaşılıyor, alt yazı olsaydı keşke bir de zira kaçırdığım birçok diyalog oldu...
Filmin en beğendiğim yanı ise insanı liğme liğme eden bir sömürünün olmaması, her an bekliyorsunuz, "eyvah, şimdi battı batacak Rıza" diye ama bütün olumsuzluklara rağmen filmin sonunda dudağınızda bir tebessümle ayrılıyorsunuz.
Sevdim ben bu filmi!

29 Kasım 2009 Pazar

DİZİMAX

Digitürk'ün kanalları arasında işe yarayan bir tek Dizimax var kanımca. En büyük kurtarıcımız. Her saat başı izleyip-kaptırabileceğiniz birşeyler var. Gerçi Goldmax'in de hakkını yememek gerekli. Kaçırmış olduğunuz ya da tadı damağınızda kalmış meşhur gişe filmlerini beklemediğiniz anda karşınızda bulabilirsiniz. Dün akşam olduğu gibi, Barcelona Barcelona'yı yine büyük bir keyifle izledim.


Neyse konuyu dağıtmadan Dizimax başlığına geri dönüyorum zira yazının sebebi yeni başlamış olan ve tesadüf ilk bölümünden yakaladığımız şimdilerin "LOST" u olmaya aday yeni bir dizi var. Adı, "FLASH FORWARD"


Lost'un yapımcıları tarafından çekilen dizideki konu hayli esrarengiz flashbacklerle örülü. Tüylerimi ürpertse de yeni bölümlerini heyecanla bekleme sebebim. Şiddetle tavsiye ederim.


Bir de eski gözağrım "Medium" dizisi var. O da yeni sezonuyla yayınlanmaya başladı, Allison Dubois' nın 6. hissi aşan rüyaları çözülemeyen cinayetlere ışık oluyor.


Şimdi yazarken farkettim de her iki dizinin de çıkış noktası rüyalar...


Bu bir işaret olabilir mi acaba?

28 Kasım 2009 Cumartesi

HACI BEKİR

Bayram ziyaretine İstanbul'dan geleceklere duyurulur; Hacı Bekir'den çifte kavrulmuş lokum isterim!
Zira, geçen pazar Kadıköy'den aldığımız yarım kiloluk paketi neredeyse tek başıma bitirmiş bulunuyorum.
Bayramdan bir gün önce Alper kutuyu kaldırdı, misafirlere kalmadı yeme artık diyerekten:)
Gelen misafirlere utanarak kutunun dibini ikram edip, ekliyorum: "Gelenler de çok oldu sağolsunlar, bayram ziyareti..."


Külliyen yalan... Tamam gelen eş-dost-kuzen vs. oldu da lokumları yiyen kim? Ben!



Bir de bu Hacı Bekir'in badem ezmesi vardır akıllara ziyan. Resimde gördüğünüz akide şekerleri de mevcut. En sağdakiler favorim. Turuncu-bejli olan limon aromalı.


Tavsiye ederim okuyucu, öyle çikolataya mikolataya itibar etmeyin, bayram tatlısı lokumdur, akide şekeridir, alın yedirin gari!


6 Kasım 2009 Cuma

BİR YILMAZ ÖZDİL KLASİĞİ


Yılmaz Özdil yaklaşık 2-3 haftadır haklı olarak (Genetiği Değiştirilmiş Organizma Yasası mecliste bir geceyarısı apar topar geçirildikten sonra) GDO'ya giydiriyor da giydiriyor.


Yasa geçti, geçmiş olsun. Peki bundan sonra ne yapabiliriz? Kendimizi, ailemizi Frankeştayn gıdalardan nasıl koruyabiliriz?


Yazıyı okuyunca kendimi nispeten şanslı hissettim. Tarhanayı annem yaptı, daha bugün pişirdim. Salçayı Alper'in annesi kendi bahçelerinde ürettikleri domatesten yapıp İzmir güneşinde kuruttu, bal desen Marmaris'teki dostlarımızdan geliyor 3-5 ayda bir. Limonata desen, aylar önce vermiştim tarifini:))


Yalnız yoğurt yapmak için pastörize edilmemiş süt gerekli ki o konu biraz meşakkatli. Ekmek desen imkansız değil. Ekmek yapma makineleri ile çok da kolay üstelik.


Özellikle şu günlerden sonra yeme-içme konusunda daha da dikkatli olmamız gerekiyor. Etrafta o kadar abur-cubur var ki bırakın genetiğinin değiştirilmesini azıcık fazla yesen obezite sınırlarına yaklaşıyorsun. Zaten kafam bozuk bugün, tartı mı bozuldu benim ayar mı kaçtı bu hafta anlamadım ama 2 kilocuk fazla görünüyorum:(


3 Kasım 2009 Salı

KOKULAR

Kokular çeşit çeşit şu alemde. Kokladığınızda sizi alıp uzak alemlere sürükleyen kokuların yanı sıra yine kokladığınızda midenizi kaldıran, sinirlendiren, acıktıran, hüzünlendiren kokular da vardır.

Tom Robbins'in "Parfümün Dansı" romanında anlattığı koku tanrısı Kudra bir yanda, Patrick Süskind'in "Koku"isimli romanındaki keskin burunlu katilimiz Jean-Baptiste Grenouille bir yanda, insanoğlu eski çağlardan beridir aramış güzel kokuları.


Her evin kendine özgü bir kokusu vardır mesela. Yazlık ev başka kokar, kışlık ev başka. Otel odası başka kokar, kış günü öğrenci dolu bir sınıf başka...


Bir de yemek kokuları vardır. Etli yaprak sarmanın üzerindeki sarımsaklı yoğurt kokusu, ya da tereyağda kavrulan pirinç, kızarmış ekmek kokusu alır götürür uzak bir yaz günü kahvaltısına, sıvıyağda kavrulan soğan evine geldiğini hatırlatır insana.


Sonra en sevdiğim deniz kokusu vardır. Tuzlu denizin kavruk yosunlu kokusu, midye kokusu, deniz yağı kokusu...Düşünmek bile mutlu eder beni ( yazarın yüzünde bir sırıtma belirdi:))


Denizyağı dedin mi Hawaii Tropic kokmalıdır mesela, ya da birkaç gün yıkanmamış deniz havlusu kokusu.


İnsan kokusuna gelince.Ten kokusu ayırır insanları birbirinden. Anne kokusu bambaşkadır. Hangi parfümü sürerse sürsün değişmez, değişemez. Sevdiğinin kokusu da başkadır. Unutmazsın, unutamazsın. Bilemediğin kendi kokundur belki de. Kokunun bir aynası yok maalesef. Öyle alışkınsındır ki kanımca kendi teninin kokusuna, duyamazsın.


Parfüm ise bambaşkadır. Her parfüm her tende aynı kokmaz tam da bu yüzden. Bir türlü de beğenemem ben.


Cacharel'in Noa' sı başkadır, Estee Lauder'ın Pleasure' ı başka.

Zeynep karar veremez bir türlü, oturur böyle parfüm üzerine güzellemeler döker bir kış günü...




2 Kasım 2009 Pazartesi

YİNE ISSIZ ADAM...

Issız adam'ı ilk izlediğimde de aynı etkiyi yaratmıştı bünyemde, şimdi de... Gerçi TV'de bolca keserek filmi katletmişler ama o son sahne yok mu o son sahne...Helal olsun giden 2 saatime...



"Bana baktın mavi ve telaşsız. Sustuk. Başka bi yaşamda başka bi mutlu son. Biz bunu haketmiştik hikayemiz orda bi yerde hep benimle duracak."


Daha da ne deseydi ki, bi de sesli çıksaydı o sözler, kavuşsaydı sevenler...

TURŞU MEVSİMİ


Kaç senedir aklımda, ah bir turşu kursam diyorum, diyorum, bir türlü denk gelmiyordu.

En sonunda geçen hafta arabayla gidince Pamukova'ya, fırsattan istifade, pazardan o minik, acı mı acı, insanın ağzını burnunu kızartan süs biberlerinden satın aldım.


Eve döner dönmez başladım araştırmaya turşu nasıl kurulur...


İşte turşu kurmakla ilgili tüm püf noktalar burada var. Sevgili Nilge hanım bu konuda bir tez hazırlamış adeta. Çeşitli sitelerden derlediği tüm bilgileri sentez haline getirip en doğru şekilde anlatmış.


Turşu kurmayı öyle zor birşey sanmayın. Kesip doğrama işi yoksa - ki süs biberi için gerekmiyor, bu açıdan da doğru bir seçim yapmışım- kısa sürede hazırlayabilirsiniz. Şöyle ki ben Aşk-ı Memnu'nun 2 reklam arasında kurdum bile! Şu anda acı biberlerim buzdolabında bekleme sürecine girdiler. Artık tutarsa haftaya yeriz.
Gerekli malzemeler: sirke, kaynamış su, tuz, kavanoz ve turşuluk sebze. Sarımsağı unutmayalım.
Bu kış günlerinde çok iyi gider...


1 Kasım 2009 Pazar

KIŞ GELDİ YAHU

Hava kötü olunca koca bir haftasonu evde geçti sayılır. Ben de kış günlerine uygun yeni bir şablonla karşınızdayım. Umarım beğenmişsinizdir!

Artık gelen tepkileri değerlendirmeye alacağım.

31 Ekim 2009 Cumartesi

UTANÇ TABLOSU



Güzel ülkemde Gazi maaşı 300 küsur lira. 2010 için yapılması planlanan zam ise 8,5 lira. Bozdur bozdur harca. Ülke mücadelesinde kolunu-bacağını-gözünü kaybetmiş insanlardan bahsediyorum!



Güzel ülkemde Milletvekilleri de Gazi maaşı alıyor biliyor muydunuz? Mecliste kimler de var? DTP! Kim var DTP milletvekili? Mesela PKK kampında bulunmuş olan Aysel Tuğluk var. Başka kim var? Ali Kırca'nın sunduğu ana haber bülteninde canlı yayına bağlanıp "silahların susturulması" konusunda, her zamanki samimiyetsiz ifadesiyle, "meclise adım attığımızdan bu yana en büyük çabayı pkk pardon dtp sarfetti" diyen Sırrı Sakık var.



PKK yandaşları yürüyüş yapar, kutlama yapar, dağdan katil teröristler inince halaylar çekilir. Nerede ülkenin iç güvenliğinden sorumlu polis? Polis yok ortalıkta, öyle emir almıştır çünkü. Bu gösterilere izin verilir: Demokrasi kisvesi altında.


Teröristler iner dağdan, bir çok kanlı eylemin tetiğini çekmiş teröristler, sözde itirafçı olur, vatansever subaylara iftiralar atarlar, sonra bu teröristleri serbest bırakır, subayları sorgularız, yetmez hapis ederiz.



Bugün 2000'e yakın Şehit ve Gazi ailesi Ankara'da yürüyüş yapmak isteyince Polisin dayağıyla karşılaştı...


Geçen hafta Şehit ve Gazi yakınları Türk bayrağıyla TBMM'ye girmek istedi; Türk Bayrakları alınmadı meclise!


Bu haberler emiyor yaşam enerjimi. Bu yanlışlık bana bir sinema filmi izliyormuşum hissi uyandırıyor. Sahi neler oluyor bize? Tüm bu çarpık olaylar dizisi nereye götürür ülkemi, güzel vatanımı, akıllı insanlarını?

23. GELENEKSEL PANAYIR GÜNLERİ!

"Fiyatlar inim inim iniyor!" sloganıyla İzmit Outlet Center'da 23. geleneksel panayır günleri başladı, duyduk duymadık demeyin!




Bu öyle alışkın olduğunuz sadece adı outlet olan AVM'lere benzemiyor. İzmit Outlet Center zaten yılın 365 günü ünlü markaları uygun fiyatlara bulabileceğiniz bir merkez. Bunun yanı sıra yılda iki kez Mayıs ve Ekim aylarında ise indirim kaldırımlara taşıyor. Bu kampanya süresince üretici firmalar, merkez depolarında ve mağazalarında bulunan satış hızı düşük ve dolaşımı az olan ürünlerini mağaza önlerine çıkardıkları çeşitli stand ve askılarda outlet fiyatlarından çok daha ucuza satıyorlar. Örneğin Quiksilver'da sezonda 279 TL. olan bir montu 24 TL. ye, Tommy Hilfiger'de sezonda 99 TL. lik bir trikoyu 10 TL. ye sepete atmanız, Sarar'ın markası olan COP'tan 9.90' a şık bluzlar bulmanız mümkün. Bitmedi Fabrika'da ceketler sadece 25 TL!
Çalışan bayanlara duyurulur!




28 Ekimde başlamış olan panayır günleri 15 Kasım'a kadar devam edecek. Elinizi çabuk tutmanızda fayda var zira devamı olmayan çoğu ürün ilk günlerde satılıyor. Bunun yanı sıra panayır süresince de yeni "mal" takviyesi de yapılıyormuş.



Yandaki krokiden hangi mağazaların bulunduğuna bakabilir, gezmeyi sevmeyen eşinizi-arkadaşınızı Starbucks ya da sinemaya yollayıp alışverişin keyfini çıkarabilirsiniz.



İzmit Outlet Center'ın tecrübelisi olarak panayır günlerinde faydalanabileceğiniz mağazaları yorulmamanız açısında fısıldıyorum: Fabrika-Network, Sarar, Mavi Jeans, Quiksilver, Derimod, çocuğu olanlar için Kanz, ve son olarak benim favorim Tommy Hilfiger...

Elinizi çabuk tutun!

24 Ekim 2009 Cumartesi

AY IŞIĞINDA ŞAMATA


Tiyatro sezonunu dün akşam itibariyle açmış bulunuyoruz. Yönetmenliğini Aydın Sigaralı'nın yaptığı Kocaeli Şehir Tiyatroları, Nejat Birecik, Tardu Flordun, Aliye dizisinin meşhur Müco'su, şimdilerin Ezel dizisinde oynayan adını bilmediğim karakterini canlandıran Barış Falay gibi ünlü oyuncuları bünyesinde barındıran, sergiledikleri her oyundan alınlarının akıyla çıkan başarılı bir topluluk.


Haldun Taner'in kaleme aldığı Ay ışığında Şamata adlı oyun başladığı ilk andan itibaren görsel bir şölen sunuyor izleyiciye. Çalışkur apartmanının sahipleri Cemil Bey ile Suzan Hanım'ın ev sahipliğinde türlü çeşit sahnelerle kah gülüyor kah hüzünleniyorsunuz. Genel anlamda komedi türünün en güzel örneklerinden biri olan bu oyunun anlatıcılığını "Müstesna" rolünde Seçil Mutlu üstlenmiş ki kendisinin bu oyundaki performansına hayran olmamak elde değil...
30 yıl öncesinin toplumsal sorunlarıyla günümüzünkiler nasıl da aynı: Bu yüzden oyun güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş... Sesli kahkahalarıma engel olamadan izlediğim bu oyun nasıl geçti anlamadım.
2 perde/ 2 saatten oluşan tiyatro oyununun ilk bölümünde toplumsal bir takım gerçekler maskelenmeden izleyiciye aktarılıyor. İlk perde biterken seyirciler arasına serpiştirilen bir oyuncu sesini yükselterek "ne biçim oyun bu kardeşim her karakter de sahtekar, olmaz olsun böyle oyun!" diyerek sözde bir tepki gösteriyor, bunun üzerine 2. perdede aynı olayların günlük yaşantımızda alıştığımız maskelenmiş kısmı sahneleniyor.


Kocaeli Şehir Tiyatroları ile ilgili bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Kaçırmayın derim...

TAM KAHVALTILIK!

Poğaçaları çok severim, patatesli olanlarını ise daha çok. Hele bir de kahvaltıda sıcacık servis edilir, yanında da iyi demlenmiş bir çay varsa değmeyin keyfime!



Ancak şu sıralar spor işini yine ihmal ettim, Haftaiçi Pamukova'da yoruluyorum elbette, ama ne kadar ayakta 7-8 saat ders anlatırsanız anlatın tempolu bir hareketle ter atmayınca o uğursuz kilolar yapışıp kalıyor insanın üzerine.


Ee Zeynep bu, içi içine sığmaz. Akşam tiyatrodan döner, Hanımın Çiftliği'nin son 10 dk. sını izler, poğaça hamurunu yoğurur, 23.30' da 4 km. yürür, sabah da bir güzel poğaçaları mideye indirir. Ne acaip bir döngü!



Pelinin Pastanesi iyi ki varsın! Hem yumuşak olsun hem de mayasız hamur olsun diyor, ama kafama ve damak tadıma uygun bir tarif bulamıyordum. Taa ki süper Pelin bu tarifi verene kadar. Hamurunu ve iç malzemesini akşamdan hazırlayınca sabah sadece şekil verip, yumurta akı ve galeta ununa batırıp fırına vermek kaldı.



Yapımı çok kolay. Yalnızca hamurunu akşam hazırlayıp streç filmle sarıp buzdolabına koyunca içime kurt düştü, sanki hamur biraz fazla yağlı olmuştu. Ama sabah çıplak elle hamuru tekrar yoğurunca anladım ki biraz daha un katmam gerekiyor. Siz siz olun öyle eldivenle hamur yoğurmayın, kıvamı anlaşılmıyor sonra...

Çıplak el en güzeli :))


Sonuç; süper oldu. Daha da bitmedi canı çeken varsa, buyursun gelsin:))

19 Ekim 2009 Pazartesi

GÜVEÇTE KESTANE MANTARI


Haftasonu klasik Migros alışverişinde mantar almak için sebze reyonuna bakarken gördüm kestane mantarını. İlk kez karşılaştığım bu mantar çeşidi bildiğimiz beyaz şapkalı mantardan çok farklı olmamakla beraber daha etli ve rengi de adından anlaşılacağı üzere kahverengi.


Mantarların bir kısmını çorba için kullandım. Kalan mantarları ise, haftaiçi evde olmayacağımdan bozulmasın diye soteledim. Et mamülü kullanmadan yaptığım ilk soteleme denemesi çok da başarılı olunca paylaşayım dedim.


Tarifimiz şöyle,



Küçük bir tencerede, 1 adet yemeklik soğanımızı sıvıyağda öldürdükten sonra yaklaşık 3-4 yeşil biberi katıyoruz, onları da biraz döndürüp ince ince doğradığımız kestane mantarlarını da tencereye ilave edip üzerine 2 domates rendeleyip tuzunu ekliyoruz. Mantarlar suyunu çekene kadar pişirip güveç kaplarına alıyoruz. İsteğe bağlı olarak üzerine kaşar peyniri rendeleyerek fırınlarsanız daha lezzetli olacaktır.


Bu da çok kolay bir yemek. Sıkışık bir gününüzde övgülere sebebiyet vermesi muhtemel...

18 Ekim 2009 Pazar

KOLAY NAR SOYMA KLAVUZU

"Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane!"


Çocukluğumuzun dilimize pelesenk olmuş bilmecesi. Amma velakin narı çarşıdan alıp eve getirdikten sonra bir'den bin'e çıkarma konusu birazcık meşakatli idi, artık değil.


Bir önceki "Etimek Tatlısı" başlıklı yazımda "kolay nar soyma yöntemini öğrendim, korksun benden bütün narlar" şeklinde bir beyanatta bulununca okuyucu kitlesinin yoğun ilgisiyle karşılaştım. "Ne olur Zeynep Hanım bizimle de paylaşın bu yöntemi" şeklindeki mesaj bombardımanından sonra, işte açıklıyorum:)




Keskin bir bıçak yardımı ile öncelikle narımızın çıkıntılı kısmını yuvarlak bir şekilde çıkarıyoruz.







Ardından narı elimizle yoklayarak dolgun olmayan, zarlı olduğunu tahmin ettiğimiz yanlarından bıçakla yarım çizikler atıyoruz.









Artık bıçakla işimiz bitti, bir tabağın içine aldığımız narı elimizle yarıklarından çiçek gibi hafifçe açtırıyoruz.




Şimdi tabağın içindeki narı ters çevirip tahta bir kaşık yardımıyla sertçe vurup içinin nasılda patır patır tabağa döküldüğünü görüp mest oluyoruz:)) Bu arada yaramaz bir kaç nar tanesi tabaktan zıplayabilir. Bu yüzden derin bir kase kullanmakta fayda var, bir kaç seferden sonra ustalaşınca gerek kalmayabilir.


Kabuğa sıkıca yapışmış, "ben düşmeyecem işte" diye inat eden narları da elinizle toplayın artık... Bir tanesi bile ziyan olmasın dikkat! O bir tek nar tanesinin içindeki faydaları saymakla bitmez. Bu arada narın dişteki tartarların dökülmesine de yardımcı olduğunu biliyor muydunuz?
Tadı da güzel, tam da mevsimindeyiz, eee ne duruyorsunuz? Yiyin gari!

17 Ekim 2009 Cumartesi

ETİMEK TATLISI

İşte çocukluğumdan kalma bir tat! Aklımda o yumuşacık ve doyumsuz lezzetiyle yer eden tatlı. Geçen gün annemlerde yiyince aklıma geldi ve eve gelip hemen yaptım. Üzerini şimdilerde bolca bulunan narla süsledim.


Bu arada nar diyince aklıma geldi; çok sevdiğim bu meyveyi soymaya üşendiğim için satın almaktan korkardım. Çünkü soymaya kalkınca mutfak tezgahında cinayet işlenmiş gibi her yer, duvarlara kadar kıpkırmızı olurdu, taa ki dün akşam sevgili Aslı ve küçük oğlu Can bana doğru soyma yöntemini gösterene kadar. Artık nar soymak çocuk oyuncağı benim için! Konuyu dağıtmadan tarife geçiyorum,


Gerekli malzemeler:


1 paket etimek, 1,5 su bardağı şeker, 2 bardak su, 1 paket vanilyalı puding.


Önce ufak bir tencerede toz şekerimizi karamelize oluncaya kadar kavuruyoruz. Şeker kahverengini alınca üzerine 2 bardak su döküyoruz. ( Bu aşamada elinizi yakmamaya dikkat edin zira su zıplayacaktır!) Şerbetimiz kaynayınca orta boy bir borcama tek kat olarak sıraladığımız etimeklerin üzerine bu şerbeti eşit bir şekilde döküyoruz. Diğer yanda paket üzerindeki tarife uygun olarak hazırladığınız vanilyalı pudingi de şerbetlediğimiz etimeklerin üzerine boşaltıyoruz ve işte tatlınız hazır.


Öyle krizlere girene kadar, yapın-soğutun mideye indirin: Bitti, gitti!



12 Ekim 2009 Pazartesi

KARNIBAHARI BİR DE BÖYLE DENEYİN


Marketlerde her mevsim her meyve-sebzeyi gördüğümüzden hangisi gerçekten hangi mevsim yetişiyordu şahsen ben şaşırabiliyorum. Ama artık sizden birazcık daha şanslıyım.


Mesela şu an tam da ayva ve nar mevsimine girmiş bulunuyoruz. Nereden mi biliyorum? Pamukova'nın sahipli-sahipsiz tüm bahçelerinden ayva ve narlar taşıyor da oradan...


Bu küçük hatırlatmadan sonra başlıktan anladığınız üzere bugün menüde karnıbahar var. Yine hem kolay, hem lezzetli bir tarif var karşınızda. Fazla uzun etmeden buyurun,


Tarif şöyle:
1 orta boy karnıbaharı önce dal dal ayırıp, güzelce yıkayıp düdüklü tencerede 3 dk. haşlıyoruz. (Düdüklü kullanmayanlar bu süreyi görünce bir kez daha şaşırdınız değil mi?)


Diğer yanda 2 yumurta ile 1 yemek kaşığı unu güzelce çıptıktan sonra, 1 su bardağı yoğurt ve 1/2 çay brd. sıvıyağla karıştırıyoruz. Bu karışıma tuz, nane, karabiber gibi baharatları ekledikten sonra fırın kabına aldığımız karnıbaharların üzerine döküyoruz. İsteğe bağlı olarak üzerine kaşar peyniri de rendeleyebilirsiniz.


Karnıbahar ve sarımsaklı yoğurt birbirine çok ama çok yakıştığı için bu şekilde servis edilebilir.


Vermiş olduğum bu tarifi, karnıbaharı nasıl pişirsem acaba diye internette gezinirken bir kaç sitede gördüğüm tarifleri birleştirerek oluşturdum. Kimisi karnıbahar graten, kimisi karnıbahar böreği demiş. Benim için, sadece fırında Karnıbahar.


Afiyetle...

11 Ekim 2009 Pazar

VİAPORT-EDİRNE CİĞERİ


Allahııım! O nasıl bir lezzet öyle, yine istiyorum. Neden iki porsiyon istemedim ki!!!


Tamam tamam baştan alıyorum. Haftasonu direksiyonu Viaport'a doğru kırdık. Alper'in basketbol ayakkabısına, benim de bir sürü şeye ihtiyacım vardı:)) Cuma günü cep telefonuma gelen Adidas, Tommy, Polo ve daha bir çok markada outlet fiyatlarının yanında kasada ekstra %30 indirim mesajı da ilgimi çekmişti.



Viaport'a daha önce İstanbul dönüşü bir çok kez uğramıştık. Lakin İstanbul dönüşlerinde zaten yeterince yorulmuş olduğumuzdan, fazla gezemez, şöyle bir dolanıp çıkardık. Bu sefer öyle olmadı. Havada günlük güneşlik olunca tam bir günü orada geçirdik.



Açıkçası çoğu mağazada zaten sezonda olan ürünler, zaten sezon mağazalarında satışa sunulan fiyatlara sahipler. Gerçekten "outlet" özelliğine sahip olduğunu tespit ettiğim birkaç mağaza var; Mango Outlet ilk sırada yer alıyor ama zaten Mango'nun Kadıköy ve de Optimum'daki outletleri de aynı; yani İstanbul'da ikamet eden birinin taaa buralara gelmesine gerek yok. 2. sırada Kütahya Porselenin fabrika satış mağazası var ki burası tam bir cennet. Daha önce kafama koyduğum şekilde günlük kullanacağım bir tabak takımı aldım. Satış görevlisinin de yardımıyla gözle görülemeyecek çiziklere sahip ve sezonda yüzlerce liraya satılan bir tabak takımı oldukça uygun bir fiyata benim için kutulandı. ( Eve gelince hemen attım makineye, pırıl pırıl ohhh çok güzeller valla!) Ve son avantajlı mağaza tespitim ise Adidas. Bu kanıya varmama sebep Alper'in 85 liraya aldığı muhteşem basketbol ayakkabıları oldu. Birkaç aydır basket ayakkabısı bakan kocam, en beğendiği modeli en uygun fiyata bu mağazada yakaladı!



Maalesef bundan öte indirimli pek de birşey yok.


Amma velakin bundan böyle Viaporta uğrama sebebi yalnız alışveriş olmayacak bizim için. Hayatımda yediğim en lezzetli ciğeri tatmama vesile olan Kırkpınar Edirne Ciğeri lokantası, sana çok teşekkür ederim:))


İnce dilimlenmiş ciğerin kızgın yağda kısa sürede "kavrulması" esasına dayanan "yaprak ciğer" yumuşacık. Edirne'de orjinali varmış ve çok meşhurmuş fakat ben ciğeri çok sevmeme rağmen bu durumdan habersizdim. Dolayısıyla bu lezzet beni afallattı. Artık favorim yaprak ciğerdir.

İlgililere duyurulur:))



7 Ekim 2009 Çarşamba

PAMUKOVA NO.4-YURT HAYATI

Ben çoğunluğun tersine lise yıllarımı yatılı okulda okudum. 14 yaşımda evden ayrılmış, hiçbir zaman alışamadığım "yatakhane" ortamına girmiştim. Hala kabuslarımda okula dönüş günümmüş gibi bavul toplarım.


Yine ben, çoğunluğun tersine Üniversite yıllarımı ise "ilkokul" hayatı gibi yaşadım. Şöyle ki Beşiktaş'taki evimiz, Mimar Sinan'ın Fen-Edebiyat fakültesine yokuş aşağı 10, yokuş yukarı 15 dakikaydı.


Şu günler itibariyle dikkatli izleyicilerin bildiği üzere yurt günlerime geri döndüm.


Az önce de belirttiğim gibi nefretle yaklaştığım bu ortamı bir süre için benimsemek mecburiyetindeyim. Koloni olarak yaşamak ruhuma aykırı; ben yalnız yaşamayı seviyorum kardeşim. Sırf yalnız olmamak uğruna samimi olmadığı biriyle alışverişe çıkan, yemek yiyen, aynı odayı paylaşan tipleri ise bir türlü anlayamıyorum, dediğim gibi tüm bu etkinlikleri iyi tanımadığım biriyle yapmaktansa yalnız yapmayı tercih ederim.


Gelelim Pamukova günlüğüne,



Saat 17.00 ye kadar vakit nasıl geçiyor anlamıyorum. Dersler zevkli geçiyor. Bugün psikoloji dersinde son 10 dakikada çocuklara bir oyun oynattım. Daha önce derste böyle bir faaliyetleri olmadığından hem şaşırdılar, hem de sevindiler. Bu tarz oyunlar hem sınıfın birbiriyle daha sağlıklı kaynaşmasını sağlıyor hem de benim onları daha iyi tanımamı.


Odamda TV henüz çalışmıyor, (Üşenmeyen birinin anten satın alması gerekiyor:)) giriyorum yatağa, kucağımda bilgisayar yanımda kitaplar, tepemde bir lamba. Korku filmlerindeki sosyopatlar gibiyim. Bir kaç gün yarar, fazlası bünyeye zarar.


Bu arada yeni öğrenip şaşırdığım birşey oldu. Meğer Cem Uzan Pamukova'lıymış! Hatta TMSF'nin el koyduğu o meşhur-gizemli çiftlik de bizim şu karşıki dağın eteklerindeymiş! Hatta ve hatta o çiftlik Milli Eğitim Bakanlığına devredilmiş, öğretmenler gidip gezebiliyormuş. Yaşasın, Pamukova'da gizemli bir etkinlik:)) Öğretmen arkadaşlarla hayal bile kurduk. Cem Uzan'ın çiftliğine bizim okul taşınırmış, uzaktan gelip giden öğretmenler üstüne üstlük orada kalırmış falan...

Bu haftalık Pamukova' dan haberler bu kadar, sağlıcakla kalın!

3 Ekim 2009 Cumartesi

GRİP-FARANJİT-ÜŞÜTME KOKTEYLİ

En nefret ettiğim hastalık hallerinden birisi; boğazım gıdıklanmaya başlıyor. Yapacak hiçbir şey yok, biliyorum ki ertesi sabah boğazıma koca bir mandalina kaçmış gibi yutkunamayarak uyanacağım. Nitekim oldu. Bademciklerim şişti! Dakka bir gol bir! Sonbaharın ilk günlerinde şifayı kaptım. Nasıl bir halsizlik, nasıl bir boğaz ağrısı, yutkunamamak da en kötüsü.


Ben öyle sakin sakin yatan hastalardan da değilimdir. Yattığım yerden emirler savurur pek bir huysuz olurum. Artık bakana Allah kolaylık versin yani... Alpeeeer ateşim çıktı galiba baksana, ya da Alpeeeerr üstümü ört, ya da Alpeeeer çorbamı getir, ilacımı getir, limon sık, kumandayı ver...vs..

Ama bu sefer kendimi de bırakmamaya çalışıyorum. Malum sorumluluğum var, bir günde 7 saat ders anlatacağım, hem orada bakacak kimsem de yok, e bu haftasonlarını da iple çeker oldum evden uzak kalınca.


İşte bu yüzden nazım bloguma geçer dedim. Oturdum gripten dem vurayım dedim. Umarım bademciklerim şuan ki şişlik durumunda kalır ve daha devasa boyutlara ulaşmadan eski hallerine dönerler.


Bu arada varsa bildiği bir yöntem olanlar, iyileşmek için çabucak herşeyi içer-yutarım bilginize...

2 Ekim 2009 Cuma

ÖRGÜ ÖRME MEVSİMİ-GOBLEN

Her mevsimin kendine has "ev" etkinlikleri vardır benim için. Örgü örmek kış etkinliğidir mesela. Salondaki dolabın bir gözü benim başlayıp sonunu getiremediğim yarım atkılar, şallar, ya da amaçsız örgü parçaları ile doludur.


Havalar serinlemeye başlayınca gittim yüncüye, 2 yumak yün aldım başladım örmeye. Ama onun da kaderi diğerlerinden farklı olmadı. Havaların tekrar ısındığı bu günlerde elime yün dokunduramıyorum doğrusu.


Bunun yanı sıra şimdi karşınızda çok daha farklı bir elişi denemesi var: GOBLEN


Ailede herkes el işlerine yatkın olmayan, bu konuda türlü çeşit kazuletlikleri bulunan, hatta kağıdı makasla düz kesmeyi beceremeyen biri olduğumu bilir. Buna rağmen annem içinde kim bilir ne umutlarla, evlenirken 1 poşet dolusu iplik vermişti bana.


Bir gün evde köşe bucak karıştırırken elime geçince o iplikler internet üzerinden bir araştırmaya girdim. Rengarenk goblen panolar ise bana çok romantik geldi!


Hemen bir manzara seçildi, internete güvenilmeyip, İstanbul'daki babaya sipariş verildi. İşbitirici babam koca Kadıköy'de sevgili kızı için ayaklarına karasular inerek goblenciyi aradı ve buldu: meğerse bu sitede o dükkanın sahibine ait değilmiymiş!? Babam dükkan sahibiyle muhabbeti ilerletmiş, bana telefon açtı: Zeynep, aç http://www.goblen.com bir manzara seç bakalım!


Sonuçta bundan sonraki siparişler için internetteki bu sitenin güvenli bir yol olduğu anlaşılmış bulunuyor. Bir daha kimseyi yormadan siparişte verebilirim. İşleme kısmı çok kolay. Yanda daha yakından gördüğünüz gibi aldığınız panonun neresini hangi renkle işleyeceğiniz çizilmiş durumda. Yapmanız gereken tek şey iğneyi aynı yönde, çaprazlamasına desen üzerinde ilerletmek. Uzun kış gecelerinde, TV başında, kitap okumaktan sıkıldığımda, uykum kaçtığında sarılacağım minik bir liman daha...



30 Eylül 2009 Çarşamba

PAMUKOVA NO.3

Çarşamba günleri Pamukova'nın pazarı kuruluyor. Ben de pazar kurdu olarak ders çıkışı gezdim tabii ki.



Sanırsınız ki Pamukova küçücük bir kasaba değil, çünkü pazar Pamukova'nın heryerinde kuruluyor; nerdeyse ve her sokak tıklım tıklım dolu! Burada pazar tezgahları devasa büyüklükte ve her şey çuvalla satılıyor. 1 kilo incir istedim, pazarcı amca bana kasayla vermeye çalıştı, ben tek başımayım, 1 kilo yeter dedim, aslında yarım kilo alacaktım ama kasa teklifinden sonra utandım. Pişman da olmadım değil, ben böyle incir yemedim. İçi kıpkırmızı, kabuğu çabucak soyuluyor, üstelik 1 TL!



Hele o közlemelik kırmızı biberler yok muydu, gerçekten içim gitti: Resmen çuvalla satılıyor burada o kırmızı biberler. Közle közle bitmez! Evim de burada olacaktı, her çarşamba ne yemekler yapılır buradaki sebzelerle...



Yazının gidişatından karnımın acıktığını anladım okuyucu, kısa kesiyor, yemeğe kaçıyorum, bye...

29 Eylül 2009 Salı

PAMUKOVA NO.2


Hayatın yavaş aktığı yerler vardır. Koşturmacanın olmadığı, etrafın sakin, insanlarının dingin olduğu yerler. İşte Pamukova öyle bir yer. İçinde bulunduğum durum her bakımdan avuçlarımdan birşeylerin her saniye akıp gittiğini fısıldarken kulağıma bu "yavaş" kasaba iyi geliyor bana.
Geçen hafta okulların açılmasıyla beraber benim de yeni maceram start vermiş oldu. Pamukova Endüstri Meslek Lisesi, ilk görev yerim olan Esenyurt' taki Ali KUL ÇPL. gibi mesleki eğitim veren bir okul. Fakat burada meslek lisesinin anlamı büyükşehirlerdekine oranla daha farklı. Büyükşehirlerde daha çok "umutsuz vaka"lar meslek liselerine yönlendirilirken, bu ufak kasabada parlak öğrenciler de kısa yoldan meslek sahibi olabilmek amacıyla geliyorlar bu okula. Ortalama 20 kişilik bir sınıfta Pamukova'nın içinden gelen 15 öğrenci varsa kalan 5'i çevre köylerden gelen öğrenciler. Hemenhepsi terbiyeli, çoğu neşeli, birçoğu zeki, yeni birşey öğrendiklerinde mutlu olan, heyecanlanan çocuklar; daha çocuklar.


Psikoloji ve felsefe derslerine girdiğim okulda 10.sınıflarda sınıf mevcutları 35 leri bulurken 11' lerde bu sayı birden 17-20 lere düşüyor. "Okumayacak" olan öğrenciler, aileleri tarafından okuldan alınıyormuş. Sebebi tarlada çalışacak bir işgücünün eklenmesi zira çevredeki geçim kaynağı çoğunlukla çiftçilik.

Gündelik yaşantımda işini yarım yapan ve çok çabuk kabalaşabilen o kadar çok insanla karşılaşır olmuştum ki acaba bende mi bir tuhaflık var diye düşünüyordum. Bu önyargım da burada çöpe gitti. İnsanlar çok kibarlar. Bu izlenimimi paylaştığımda okuldaki bir çok öğretmen de bana katıldı. Nedenini ise Pamukova' nın göçe kapalı bir lokasyona sahip olması sebebiyle yerli halkın korunmuş olması olarak açıkladık kendimizce.
Ders programları tam olarak oturmadığından okulda bir koşturmacadır gidiyor. Dersliklerin yerlerini bile tam olarak öğrenemediğimden öğretmenler odasında pek fazla vakit geçiremedim.
Şimdilik izlenimler bu kadar. Çok yorgunum, bir de heyecanlı bir kitabım var elimde; gömülüp onu okuyup, gözkapaklarım ağırlaşmaya başlayınca da yakın mı uzak mı/ imkansız mı mümkün mü bilmediğim -belki de hiç bilemeyeceğim- hayaller eşliğinde mışıl mışıl bir Pamukova uykusuna balıklama dalacağım.

28 Eylül 2009 Pazartesi

MAKARNADAN MANTI


Mantıseverler fan club olsa herhalde üye olurdum. Eski işyerimde öğlenleri yemek yediğimiz şirin lokantada kendimi ödüllendirmek için koca bir tabak mantı yerdim. Her güzel yemek gibi mantıyı da bir çırpıda siler süpürürüm. Sonra hazırlanışının ne kadar zahmetli olduğunu düşünüp hayıflanırım.

Şimdi kullandığım yönteme çoğu bayan yabancı değildir. Ama ben Barilla ile ilk kez yaptım. Sonuç tatminkar olunca paylaşayım dedim.


Tarifimiz çok pratik:
250 gram kıymanın üzerine 1 soğan rendeleyip tuz-karabiber 1/3 çay bardağı su ekleyip yoğuruyoruz.

Sonra da deniz kabuğu şeklindeki makarnalarımızın içine tıkıveriyoruz.

Bu kadar basit yani...

Ben bir seferde gördüğünüz kutunun yarısını yaptım. Yarım paket 3 kişiyi doyuruyor. Kalabalıksanız kıyma ve makarna ölçüsünü x2 kullanınız.

Üzerine de şöyle sarımsaklı yoğurt, biraz da nane ve pulbiberle eritilmiş tereyağı...

SONUÇ: Tadından yenmez diye bitirecektim ama tersine bu tadından bir çırpıda mideye indirilir:))

27 Eylül 2009 Pazar

PREVEZE DENİZ ZAFERİ VE GÖKOVA UĞURLAMASI


Toplayın bavullarınızı! 5 aylığına evinizden, sevdiklerinizden uzak olacaksınız. Genelde gemi içinde yaşayıp, uzun zaman uzakta bıraktıklarınızla iletişim kuramayacaksınız. Bu süre içinde en büyük zevkiniz belki bir koşu bandında terlemek, belki kitap okumak ya da iyi demlenmiş bir çay içmek olacak.

Bu yolculuk biraz da tehlikeli olacak. Her an medeniyetten uzak, her türlü vahşete alışkın yetişmiş deniz korsanlarıyla karşılaşabilirsiniz. Zaten asıl göreviniz de onları püskürtmek.

Evinize Şubat gibi döneceksiniz. Döndüğünüzde eşiniz kilo almış, ya da vermiş, anne-babanız biraz daha yaşlanmış, aileden birileri öte dünyaya göçmüş, çocuğunuz ilk kelimelerini söylemiş, ya da ilk adımlarını sizsiz atmış olabilir.

Eğer eşiniz, dostunuz, çocuğunuz denizde görev yapan bir asker ise bunlara hiç de yabancı olmazsınız. Ama her seferinde de bu ayrılık çok acıtır yüreğinizi.


İşte bugün yaklaşık 300 asker yine böyle bir yolculuğa çıktı. Gökova Fırkateyni Aden' e Gölcük'ten helikopterler, aileler, yelkenler eşliğinde uğurlandı. Bugün aynı zamanda Preveze Deniz Zaferi'nin 471. yıldönümü. Tüm bunlar biraraya gelince, işte böyle görüntüler yakalandı objektife.


İyi Pazarlar herkese...