24 Temmuz 2009 Cuma

GECEYARISI BARBUNYASI

Bugün Alper nöbetçi olduğu için dışarıda halletmem gereken işler için kendimi evden 11.00 de attım. Hesapta kuaföre gidip dip boya yaptırmak oradan telekom ve kütüphaneye uğramak vardı. Fakat evdeki hesap çarşıya tam anlamıyla uymadı.

Kuaför koltuğuna 11.45 civarı oturan ben 17.20'de kalkabildim. Bayıldım-çatladım-patladım afakanlar bastı. Sonuç: saçlarım şu an iki renk. Yani ben bile inanamadım yaptırdığım şeye ama bu konularda artık daha az takıntılıyım. İnsan hayatta ne kadar darbe alırsa o kadar umursamaz mı oluyor ne? Şimdi meraklananlar için bir fotomu ekliyorum ama daha sonra kaldırabilirim de o yüzden bazı şanslılar görebilecek yalnızca.

Şimdi başlık ne alaka diye düşünenler olabilir. Saat 18.00 gibi eve gelip balkonları yıkayıp, nevresimleri değiştirip, çamaşır makinesini çalıştıran ben, gece 00.30 da bir de üzerine barbunya pilaki pişirdim. Nefis oldu. Tüm bu çabamın sebebi yarın sabah 09.00 da yüzmeye gidecek olmamdır. Öğlen yemeğine eve gelecek kocama yemek hazırladım akşamdan.

Yapmayı bilmeyenler vardır , 1 kilo barbunyayı önce üzerine çıkacak kadar suda kaynatın. Bir yandan düdüklünün altını yakıp 1 çay bardağı sıvıyağda 1 soğan, 1 havuç, 2 domates rendesi, 3-4 biberi kavurun azıcık. Sonra haşlanan barbunyaları yıkayıp düdüklüye ekleyin, 1 adet kesmeşeker ve tuzunu koyun. Azıcık da sıcak suyunu ekleyip 15 dk. ya ayarlı düdüklüde pişmeye bırakın.

Şimdi burada en büyük marifet Clipso tenceremde itiraf etmeliyim. Alet işler el övünür misali... Bende gece 01.00 de elimde fotoğraf makinesi pek beğendiğim barbunyamın fotoğrafını çekerken kendimi bi tuhaf hissettim bu arada paylaşayım dedim.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Edith Piaf


Alper' le akşam 8' de spor salonuna gitmiş, o basket maçını yaparken ben koşu bandında 40 dk. kondüsyon tutmuştum. Eve gelince o koltukta uyuyakaldı bende elimde kumanda gezinirken Goldmax' e takıldım.

Şarkılarını her ruh halimde severek dinlediğim Edith Piaf'ın hayatını anlatan filme işte böyle rastladım. Hatta bu romantik görüntülü fransız filminin Edith' in yaşam öyküsü olduğunu anlamam biraz zaman bile aldı.

Gerçek ismi Edith Giovanna Gassion olan Edith Piaf'ın yaşam öyküsünü anlatan film "La vie en rose" tam anlamıyla yürek burkuyor. Zaten o şarkıların o sesle nasıl söylendiğini anlayabilmeniz için Edith' in neler yaşadığını bilmeniz gerekiyor.

Gece kulüplerinde şarkıcılık yapan annesi Edith'e bakamayınca genelev işleten büyükannesinin yanına gönderiyor küçük-hasta kızını. 4 yaşında geçirdiği menenjit hastalığı yüzünden gözleri görmeyen küçük Edith 2 yıl sonra mucizevi bir şekilde iyileşiyor. Bundan sonra gezici sirklerde cambazlık yapan babasıyla gezmeye başlayan Edith, 9 yaşından itibaren sokaklarda şarkı söyleyip bozuk paralarla yaşamaya ve yaşlanan babasına da bakmaya başlıyor.

Yine birgün sokakta şarkı söylerken bir kabare sahibi tarafından keşfedilmesiyle hayatı değişiyor. Artık daha "iyi" yaşam koşullarına kavuşan Edith'in fırtınalı hayatı ne yazık ki burada sona ermiyor.

Başından bir çok aşk, savaş, şanssızlık, hastalık geçen Edith, şarkı söyleyemeyecek kadar hastalanmasıyla hayata küsüyor. 47 yaşında Olimpia' da vereceği konser hayali ile hayata veda ediyor.

Keşfedildiği 21 yaşından 47 yaşına kadar Fransa'nın idolü haline geliyor.

Fransızların minik serçesi Piaf'ı keşfeden kabare sahibi Lepplee rolünde Gerard Deperdieu' yu zevkle izledim.

Edith' in hayatının son demlerinde seslendiği non-je-ne-regrette çalarken gözyaşlarımı tutamadım.

Siz de dinlemek isterseniz kapatın gözlerinizi, unutun her şeyi veee tıklayın...


KABAK


Evde vakit geçirmeye başladığımdan beri her salı kurulan semt pazarına çıkıyorum. İnsan tezgahlarda rengarenk sebze ve meyveleri almadan duramıyor. Ama plansız yapılan alış-veriş sonunda da buzdolabında ya yer kalmıyor ya da sebzeliğin "derinliklerinden" çürümüş şeftali-kayısı-maydonoz bulabiliyor ve aslında o şeftalileri ne büyük bir iştahla yiyebileceğimi düşünerek hayıflanıyorum. Bu durumun önüne geçebilmek için artık pazara çıkan ben, daha kontrollü alış-veriş yapıyorum. Örneğin bu haftanın meyvesi armut ve kayısı. Geçen hafta siyah üzümcüydük.

Şimdi gelelim sebzelere. Kabak benim için her zaman eşittir mücverdi. Yağda kızartılan çıtır çıtır mücverlere hayır diyemem. Fakat Alper kızartmayı pek tercih etmediğinden kabakları değerlendirmenin başka yollarını aradım ve buldum. Bu tariflerin en büyük özelliği tarafımdan test edilip onaylanmış olmaları. 2. tarifi geçen hafta yaptım fakat fotoğrafını çekemeden tükendi. O yüzden 3. foto bu siteden

İlki çok çok basit:

2 kişi için 2, 4 kişi için 4 kabak kullanabilirsiniz. Kabakları traşladıktan sonra yuvarlak yuvarlak doğrayıp, una buluyorsunuz. Daha sonra yağladığınız tepsiye diziyor, üzerine de her kabağın üzerine gelecek şekilde sıvıyağ gezdiriyorsunuz. Önceden ısıttığınız fırında 180 derecede yaklaşık 30 dk. da kızaran kabaklarınızı pilavın, makarnanın yanında garnitür olarak verebilirsiniz. Gerçekten de kolay değil mi?

İkinci Tarifimiz daha da güzel:

Derin bir kapta 1 havuç, 2 kabağı rendeleyip içine önceden harmanladığınız 2 su bardağı un ve 1/2 paket kabartma tozunu dökün. Yine kabın içine 2 yumurta, 1/2 su bardağı sıvıyağ, yarım demet dereotu ve 3-4 taze soğanı kıyıp ekleyip bolca kuru nane, karabiber ve tuzunu koyup karıştırın.

Bu karışımı yağlı kağıt serdiğiniz kare ya da dikdörtgen borcama döküp üzerine de çörekotu serpin. Yine önceden 180 dereceye ısıtılmış fırına verip üzeri kızarıncaya kadar pişirin.

Üzerindeki çörekotları börek havası veriyor, çayın yanında ikram edilebilecek süper bir tat oluşuyor.

19 Temmuz 2009 Pazar

SARSINTILI HAFTASONU

Son bir aydır ilk kez bu haftasonu evde oturmaya karar verince Alper kardeşi ve eşi Gökçe' yi bize davet etti. Onlar da severek kabul ettiler bu daveti.


Onları İzmit tren garından alıp neşeyle eve geldik. Ben hemen acıkmış karınlarını doyurmak için mutfağa koşup kafamı buzdolabının içine sokup bir yandan da içerdekilere laf yetiştirmeye çalışıyordum ki, acaip bir sarsıntıyla - Alpeeeer!!! diye çığlık çığlığa olduğum yere mıhlanıp kalmam bir oldu. Aman Allahım ne biçim bir sarsıntıydı o öyle... Hem de yıllardır en büyük fobisi deprem olan ben, böyle bir sarsıntı yaşamamıştım. Kendini unutturan sevimsiz deprem o korkunç, soğuk yüzünü bir kere daha göstermişti. Eve gireli daha 10 dk. olmamıştı ki apar topar kendimizi yine dışarı attık.

Zavallı Akın ve Gökçe Allah bilir "nerden geldik buraya şimdi" türünden birşeyler düşünmüş olabilirler. Gerçi aralarında etrafı en çok velveleye veren kişi ben oldum.

Değirmendere sahilinde birşeyler atıştırıp vakit geçirmek için bir çay bahçesine oturduk. Zaten çoğu insan da evlerinden çıkıp bu parklara akın etmişti.

10 yıl önce bir depremde çok büyük acılar yaşayan bir kentte sarsıntı küçük de olsa etkisi büyük oluyor. Daha sonradan öğrendiğimize göre 3,6 şiddetindeki sarsıntının bu denli büyük hissedilmesinin nedeni kırığın yeryüzüne çok yakın mesafede gerçekleşmesiymiş.

Sakinleşince eve dönüp akşam gideceğimiz yemek için hazırlandık. Keyifli geçen yemek ve sonrasında dinlenen canlı müzik bizi kendimize getirdiyse de her kıpırtıda uyanan ben, koca geceyi tavşan uykusunda geçirdim.

Pazar günü ise nefis karışık tostlarımızı yiyip balkon keyfi yaptık. Sonrasında onları yeniden trene bırakmadan önce Gökçe'yle ben biraz alışverişe takıldık ne de olsa alt-üst olan moralimin yerine gelmesi gerekiyordu:)


Şimdi gelelim alış-veriş duyurularına;


Penti markası Nil Karaibrahimgil'li reklamlarıyla ilgimi çekmiş olsa da herhangi bir mağazalarına girip gezmişliğim yoktu. Ama şimdi sıkı durun, bikini almak isteyenler Penti'ye koşsun. Sadece 10-20 tl. ye işinizi görecek mayo-mayokini-bikini bulabilirsiniz. Beklentinizi fazla yüksek tutmayın zira fazla çeşit yok ama varolanlar giyilebilecek nitelikte.


Şahsen ben bir tane edindim. Penti'de aynı zamanda desen desen ince ve soket çoraplar, gecelik ve pijama takımları ve zevkli iç giyimde bulabilirsiniz.


Assortie'de de hediyelik olsun, takıp takıştırmalık olsun bir çok ürün indirime girmiş durumda. Örneğin 3.90 'a parmak arası terlik, 10 tl. ye kadar kolye

-küpe-şapka, 20-30 tl. arasında da hoş çantalar bulabilirsiniz. Mallar bitmeden koşun bakalım!


Pazar günü mübarek gecelerden Miraç Kandili' idi. Gece yatmadan önce duamı edip bir daha depremle korkutmaması için Allah' a yalvardım.


Depremsiz günler dileğiyle bu haftasonunun kötü yanlarını bir daha hatırlamamak üzere beynimin karanlık odalarından birine hapsediyorum ve yazımı burada bitiriyorum.

17 Temmuz 2009 Cuma

EVDE SİNEMA KEYFİ

Yaz aylarında sinemalarda gösterime çok fazla film girmez . Zaten güneşin yüzünü gösterdiği sevimli günlerde de insanlar sinema salonlarına tıkılıp kalmayı pek istemezler. En azından benim için sinema daha çok kış aylarının etkinliğidir. Hal böyle olunca yazın daha çok gösterime girip bir şekilde kaçırılmış filmler gündeme gelir.

Bir yaz günü evde otururken Sex and the city (movie) ye rastlayıp izlemem de movie max sayesinde oldu. 148 dk. süren film, benim gibi evde film izleme özürlü bir insan için uzun süre sayılır. Ben de aslında elimde olmadan filmi 2'ye bölüp izlemiş oldum. İlk rastladığımda Carrie düğünde terkedilip çiçeğini Mr. Big'in kafasında parçalıyordu. Bu bölümden sonuna kadar keyifle izledikten 2 gün sonra da filmin başından Mr. Big'in kafasında çiçek parçalanana kadar izledim; böylelikle hikayenin tümünü görmüş oldum:))


Filmde, Carrie’nin (Parker) Mr. Big’le (Noth) evlilik hazırlıkları ekseninde dört kadının hayatla, erkeklerle, aşkla ve en önemlisi evlilik fikriyle bütünlenen serüvenleri anlatılıyor.

Genel olarak çok eğlenceli olan bu romantik-komedide Carrie'nin iptal olan düğününden sonra, 4 kadının çıktığı "balayı"ndaki "tatil"anlayışı hele hele şu yaz günlerinde bana hiç gerçekçi gelmedi söylemiş olayım. Gittikleri muhtelemen tropikal bir yerdeki süper lüx otelde uzaktan görünen deniz sahneleri beni hiç tatmin etmedi yapımcılara duyurulur:))

En çok tuttuğum sahneler ise, Carrie'nin o muhteşem gelinliği ile göründüğü sahnelerdi. Düğün organizatörü adam Carrie'yi limuzine bindirirken, "kremalı bir pastayı anahtar deliğinden içeri itmeye çalışır gibi hissediyorum" da en tuttuğum replik oldu.

Arkadaşlıklarının en imrendiğim yanı birbirlerinin eksiklerini tamamlayan, kırmadan incitmeden ifade edebilen, her durumda birbirlerine vakit ayırabilen tipler olmaları. Oysa gerçek hayatta çalışma hayatına atılıp aile kuran bizler artık eskisi kadar vakit ayıramıyoruz sanırım "eski" arkadaşlıklara.

Fergie'nin Labels or Love şarkısı ise filme hareket katan favori müziğim oldu ve tabii ki hemen limewire'dan yardım istenip indirildi, bir güzel dinlendi!

Aranızda bu filmi hala izlememiş olanlar varsa ve romantik komediden hoşlanıyorsanız digitürküm de var diyorsanız buradan diğer gösterim günlerine ulaşabilirsiniz. Dvd sini kiralamak da bir alternatif olabilir. İyi seyirler...


EV LİMONATASI



Yaz-kış farketmez nescafe, cappuccino, ice tea, vişne suyu yeterki asitsiz bir içecek olsun bütün gün yemek yemeyi unutabilirim. Ama bir tanesi var ki onun yeri çok özel.: Ev yapımı Limonata.

Tarifi anneme, hatta babama ait. Babamın ben anaokulundayken işlettiği Söğüt Büfe'de satılan limonata bu.

Hazır satılan meyve sularından çok içtiğinizde hem ağzınızda tuhaf bir tat oluşur, hem de şahsen benim içim pek rahat etmez. Şimdi bunun içinde 100 bin çeşit katkı maddesi vardır diye düşünürüm. Günde 1 adet nescafe ya da cappuccinom vardır. Onu afiyetle içerim. Ama 2. bir kupa hem uykumu kaçırır hem de selülit belasına her kadını bir adım daha yaklaştırır.

Bir de limonata var ki, ani bir misafir geldiğinde, canınız soğuk birşeyler çektiğinde istediğiniz kadar içebilceğiniz bir tattır. Yapımı çok kolay: Gece yatmadan önce 5 adet limonun kabuklarını şöyle üstten rendeleyip limonları da çayın içine atacakmış gibi bir tencerenin içine küçük küçük doğruyoruz. Rendelediğiniz kabukları da tencereye koyuyoruz. Üzerine 2 su bardağı tozşeker ve 2 su bardağı su ekleyip buzdolabında beklemeye bırakıyoruz. Sabah kalkınca da tencereye 1 bardak daha su ekleyip elmizle iyice yoğurup tel süzgeçten bir sürahiye boşaltıyoruz.

Hazırlanan bu karışım limonatanın özüdür. İçeceğiniz bardağın büyüklüğüne ya da istediğiniz tatlılık oranına göre 1-2 parmak bu özden koyup üzerine su ekliyor, ikram edip tüm övgüleri topluyorsunuz.


16 Temmuz 2009 Perşembe

ŞABLON KRİZİ



Bir kaç gündür şablon krizim vardı. Ne yapsam olmuyor, 10 dk. da bir şablon değiştiriyorum. Eskaza dün bloguma ilk kez bakanlar olduysa 10 dakika aralarla çok farklı site şablonları görmüş olabilirler:))


Klasik şablonları denedim öncelikle. Klasikler üzerinde düzenlemeler yaparak özgün hale getirmeye çalıştım ı-ıh içime hiç mi hiç sinmedi. İnternetten arayınca bir çok site buldum fakat bazılarının kodları yanlış çıktı bazılarını ise ben indiremedim.

Bir o şablonu deniyorum bir bunu yok içime sinmiyor bazısı fazla renkli bazısı da fazla solgun oluyor, tam oldu diyorum bu sefer renkler uyumsuz görünüyor. En sonunda Alper'i de çıldırttım. Diyelim ki bir şablonu beğendim ama bu sefer de yüklemede sorun yaşıyorum: Alpeeeer!
Ya da şablonu oluşturdum ama bakalım farklı bir göz nasıl görecek yine: Alpeeeer!


Neyse sorun çözüldü. Mavi kuşum pek bir uğurlu göründü gözüme. İlk görüşte vuruldum galiba. Evet evet, denediklerim arasında en çok bunu beğendim.

Şimdi olur da aranızda şablon değiştirmeye niyetlenenler vardır, siz fazla uğraşmayın diye en çok beğendiğim 3 şablon sitesinin bağlantılarını verip kaçıyorum.

http://www.pyzam.com
http://blogger-templates.blogspot.com/
http://mashable.com/2007/09/13/blogger-templates/

14 Temmuz 2009 Salı

REJİM VE POĞAÇA


Uzun zamandır istememe ve çok sevmeme rağmen mayalı hamurdan bir şeyler yapamamıştım. Hamileyken aldığım kilolar, sonrasında da dikkat etmeyince özellikle de tatil esnasında üzerine bindirmeye başlamıştı. 62-63-64... bir baktım arada 66' yı görüyorum. Bu arada beni uzun zamandır görmeyenler için söylüyorum açıkçası dış görünüşümden pek belli olmuyor ama bu duruma birisinin dur demesi gerekiyordu. O birisi de tabiiki ben oluyorum.

Tatil dönüşü ilk hafta sıkı yüzme ve yürüyüş programı yapmış ama yemeğe de devam etmiştim. 1 hafta sonra tartılınca durumun içler acısı olduğunu gördüm: hiç kilo verememiştim. Geçtiğimiz Salı ise artık akşam yemeği ve ekmek yememeye başladım ve spora da devam ettim, bugün tartıldığımda 1,5 kilo verdiğimi gördüm. Hedefim yine 62 olmak. 2 haftada kalan 2 kiloyu da vermeyi planlıyorum.

Ama bu durum bugün pamuk poğaça yapmama engel değil çünkü uzun zamandır görmediğim yüksek lisanstan bir arkadaşım gelecek çaya. Haberi alınca bende doğru mutfağa koştum. Tarif bir kaç gündür hayranlıkla izlediğim Pelin'in Pastanesi'nden.

Poğaçalarım süper leziz oldu. Halbuki mayalı hamur tutturmaktaki korkum pişince sertleşmesidir. Ama bunlar adı gibi pamuk oldular. Sanırım un-yağ dengesini iyi ayarlamaya bakıyor. Şekillerini de değişik değişik yapmayı tercih ettim. Çok acıkanlar için kocaman, kilosuna dikkat edenler için minik minik. Bu sitede denemek istediğim daha bir çok tarif var ama tek başıma yapıp yersem kısa zamanda 80 kilo olurum herhalde.

Zaten umduğum gibi bu hafta birçok misafir haberim var. Artık sırayla deneyip, afiyetle yeriz.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

SAFRAN SARI



Haftasonu Heybeliada'da bitirdiğim kitap İnci Aral'ın Safran Sarı'sı. Aslında bana sorarsanız bir sonbahar kitabı olmalı bu. Adı gibi sararan yaprakları çağrıştırdı bana. Temmuz'un ortasındayız ama hava da bir tuhaf. İngilizlere acıdım bir daha zira bu aylarda dışarıda bulutlu, karanlık, yağmur çisildeyen bir hava benim de içimi kararttı.

Gelelim kitabımıza. Uzun zamandır böyle yoğun karakter analizleri yapan, yavaş ilerleyen, biraz bunalımlı bir kitap okumaya dayanamamıştım. Ama bu biraz daha farklıydı. Şimdi ne olacak diye beklemedim ama kitabı da elimden bırakamadım.

Safran Sarı aslında bir üçlemenin son kitabı. "Yeni Yalan Zamanlar" başlığı altında toplanan bu üçlemenin ilk kitabı "Yeşil", ikinci kitap "Mor", son kitap ise "Safran Sarı". İnci Aral okumak isteyenler "Yeşil" ile başlarlarsa daha doğru olacaktır. Ben kütüphanede görünce almış, beğenmezsem okumam diye düşünmüştüm fakat İnci Aral' la tanıştığıma çok memnun oldum.

Kitap etraftaki "Issız Adam"ları, büyük şehirde ölüm kalım savaşı veren gençleri, üniversite mezunu umutsuz işsizleri, kısaca "yeni yalan zamanlar"ı anlatıyor. Günümüz İstanbul'un hem varoşlarında hem de kalburüstü semtlerinde geçen roman, hikayeleri farklı, ama hayattaki amaçları nihayetinde aynı olan, soran-sorgulayan bunun sonuncunda da teslim olan ya da savaşan görünürde 3, gerçekte onlarca insanın öyküsü.

Ben okuyup sonunu getirdim. Tavsiye eder miyim? Evet.

HEYBELİADA

Heybeliada'ya ilk olarak anamın karnında gitmiş olup daha sonra ben hatırlamasam da annemin söylediğine göre 4 yaşıma kadar her sene düzenli olarak adada bulunmuşuz. Nitekim gerek Fenerburnu'ndaki gerek Şafak Tesisleri'ndeki bebeklik fotoğraflarım da bunu doğrular nitelikte.



Ada gezisi benim için sakinlik-güzel manzara ve şanslıysak bir de denize girmeyi ifade ediyordu, fakat Alper için anlamının çok daha farklı olduğunu sonradan anladım. O, ortaokulu Heybeliada'da okumuş, 3 sene ailesiyle beraber adalı olduktan sonra da orayı çok sevmiş olacak ki Deniz Lisesi'ne devam etmiş.


Ortaokuldaki çocukluk anıları Alper için balık tutmak, denizden midye çıkartıp annesine kızarttırmak, çalılıklardaki sevgilileri rahatsız etmekken Deniz Lisesi'nde ada etrafında koşu ve Kınalıada'da yüzme antremanlarıyla daha sevimsiz bir hal almış.


Yani kocam için ada benim için olduğundan daha çok şey ifade ediyordu. Nitekim vapura bindiğimiz andan itibaren heyacanını gizleyemedi.


Ada gezimizde sürprizler bizi vapurda karşılamaya başladı. Vapurdan bakarken bir yunus ailesi gördük ve ailenin 1 üyesini fotoğraflayabildik. Bakalım dikkatli gözler farkedebilecekler mi?


Cumartesi sabahı Adaya ayak bastıktan sonra iskelenin hemen yanında bulunan Deniz Lisesi'nin yanındaki yokuştan yaklaşık 15-20 dk.lık bir yürüyüşle kalacağımız Şafak Tesisleri'ne vardık. Öğlen sıcağında yokuş çıkmak pek de eğlenceli değil; üzerimizdeki herşey terden sırılsıklam oldu. Halbuki hava durumu haftasonunu bulutlu ve yağmurlu göstermemiş miydi?


Tesise varınca kalacağımız oda diyemiyorum villa'ya yerleştik. Şöyleki bizim şansımıza tesis bu sene yenilenmiş ve daha 2 hafta önce kullanıma açılmış. Henüz kimsenin haberi olmadığı için de pek kalabalık değildi. Ve süper panoramik deniz manzaralı, gıcır gıcır herşeyin sıfır kilometre olduğu, buz gibi klimalı odadan çıkmadan da huzurlu bir tatil geçirebilirdim.


Tabiiki biz öyle yapmadık üzerimizi değiştirip hemen plaja indik, denize atladık. Marmara denizi ne kadar iyi olabilirse o kadar iyiydi. Plaj bir koya kurulmuş, denizdeki dubaların altında ise yüzeye kadar uzanan ağlar var. Bu ağlar yosun, deniz anası gibi canlıların yüzme alanına girmesini engelliyor. Pazar günü Lodos yerini Karayel'e bırakınca deniz kendini aştı; biraz daha berraklaştı.


Cumartesi günü deniz faslından sonra çarşıya inip sahilden fenerburnuna doğru uzun bir yürüyüş yaptık. Bu yürüyüş biraz benim ısrarlarımla gerçekleşti çünkü 3-4 yaşlarındayken bir yeldeğirmeninin önünde çektirdiğim fotğrafın aynısını şimdi de çektirmek istedim. Ama gittiğimizde bir de ne görelim yeldeğirmenin yerinde neredeyse yeller uçuyor, değirmen namına yuvarlak bir taş yapı kalmış sadece. Yine de fotoğraf çektirdim tabii ki.


Adada bir büyük tur, bir de küçük tur diye 2 yürüyüş güzergahı var. Büyük Tur'u faytonla yapmak daha mantıklı çünkü adada bol yokuş var. Biz yürüyerek küçük tur yaptık. Yürüyüş sırasında Alper bile bazen yolu şaşırdı. Doğru güzergahı izlerseniz eğlenceli bir 50 dk.lık yürüyüşün sonunda yine başladığınız nokta olan iskeleye varıyorsunuz. Yol boyunca böyle muhteşem renklerde açmış çiçekler, restore edilmiş tarihi ve hala kullanılan evler, ada yerlisi yaşlı insanlarla karşılaşabilirsiniz.


Adaya günübirlik gelenler için de hoş alternatifler var. İskele önünden 30 dk. da bir özel plajlara motorlar kalkıyor. Plajlar müşteri çekebilmek için bu motor servislerini ücretsiz yapıyorlar.


Bana göre adadaki en güzel manzaralara yüksekten baktığınızda ulaşabiliyorsunuz. Şansımıza kaldığımız yerin tüm noktalarından muhteşem Büyükada-Çınarcık ve uçsuz bucaksız deniz manzarası görülebiliyordu.


Pazar günü derinden gelen gökgürültüleriyle gözlerimizi açtık, kahvaltıdan sonra ha yağdı ha yağacak derken plaja inip denize girdik, kitap okuyup tembellik yaptık. Yağmuru yağdıramadan akşamı edip evimizin yolunu tuttuk.

20.30 gibi evdeyiz. Bavulumuzu açarken sanki 2 değil de daha uzun bir tatilden dönmüşüz hissi var, iyi ki gitmişiz...

10 Temmuz 2009 Cuma

SEVDİM BUNU

Paşabahçe mağazaları benim için her zaman ve her gördüğüm yerde mutlaka girilip gezilmesi gereken yerlerden olmuştur. İstiklal caddesindeki mağazasından tutun Maslak'takine, Bağdat caddesi' nden, Tepe Nautilus'a kadar tüm mağazalarda da bir hatıram vardır. Maslak'tan aldığım kocaman yeşil vazom, Tepe Nautilus'tan aldığım "choose your weather" bardaklarım, cadde'den aldığım mumluklarım evimin kullanım alanlarına dahiller halen. Ve maalesef bu süper Paşabahçe mağazalarından İzmit'imiz henüz nasiplenemedi.

Beni her zaman sevindirmeyi bilmiş olan bu mağazalar zinciri son hareketiyle de kalbimi fethetti. Babamın doğum günü sebebiyle hediye almak için gezerken Paşabahçeye de uğradık. Aldığımız hediyeyi kutusuna koyup bir güzel paketlediler. Tam bitti derken "sevdim bunu"yu hakeden o keçe yonca ve "hayat en güzel hediye" sloganını yapıştırmazlar mı paketin üzerine...


Hediyesini babama verdim ama paket üzerindeki slogan artık buzdolabımın üzerinde duruyor.

Son yaşadıklarımdan sonra zaten hayata gelebilmenin, şu anda hayatta olan tüm insanlara verilmiş en büyük lütuf olduğunu anlamıştım. Ve hayatta çok yakınlarını kaybeden insanların neden bundan sonrasında "uzaylı" gibi davrandıklarını daha iyi kavramaya başladım. Çoğu zaman "normal"de üzüntü yaratacak bir durumun size olağan gelmesi durumu bu. Örneğin yaz günü açık havada yenmesi planlanan bir "iş" yemeğinin yağmur yüzünden dağılması. Oysaki o gün ben sadece o yaz yağmurunda ıslanmak istemiştim. -ki normalde yağmurda ıslanmaktan nefret ederdim- Yaşadığımız acı olaylardan ders çıkarmayı bilmek gerekiyor. Ama sanırım biz genelde bunun tersini yapıp neden bu olay benim başıma geldi, ya da, ben bu kadar kötü bir olay yaşadım artık insanlar benim tüm hatalarımı mazur görsünler moduna girebiliyoruz.

Ben kendi adıma hastanede yattığım günlerde karnımdaki bebeklere bişey olmasın diye adımlarımı sayarak -yatakla tuvalet arası 8 adımdı- yürürken ve kolumdaki serum kateteri yüzünden haftada sadece 1 kez ve maksimum 10 dk. duşta kalırken bir daha yürümek ve duş almak için asla üşenmeyeceğime dair kendime söz vermiştim.

Neyse, yazım amacından sapmaya başladı. Nitekim Paşabahçe'de bu "hayat en güzel hediye" olayını kim düşündüyse çok iyi etmiş. Çünkü 1 saniyeliğine bile olsa insanların arada bir bunu hatırlaması gerekiyor.

9 Temmuz 2009 Perşembe

GÖLCÜK BELEDİYE KÜTÜPHANESİ

Lise yıllarında bir kitap kurdu olduğum söylenemezdi. ÖSS'ye hazırlık sürecinde okuduklarım çoğunlukla test kitapları ve günlüğümdü:))

Üniversitede okurken kitap okumak benim için bir görev gibiydi. Sosyoloji bölümünü kazandığımda bölüm başkanımız Esin Küntay anfide, "bu bölümde bol bol okuma yapacaksınız" dediğinde önce ne dediğini tam olarak anlayamamıştım. Sonra vize ve final zamanlarda bir kitaptan sorumlu olmanın ne demek olduğunu daha iyi kavradım. Gelsin Foucault'lar gitsin Young'lar Giddens'lar...

Şimdi ise zevk için okumanın tadına varmış durumdayım. Hal böyle olunca her akşam kitap okumak büyük bir alışkanlığa dönüştü. Yine de elime aldığım her kitabı bitiriyorum sanmayın, sarmadıysa eğer hiç kusura bakmayın; kitaplar cehennemini boyluyorlar...

Eskiden best-seller olan kitapları okuyamama gibi bir hastalığım vardı. Herkesin elinde olan kitap bana itici gelirdi şimdi ise tam tersine yeni çıkan ne varsa silip süpürmek istiyorum. Yeni çıkan her kitabı alabilmek bir yana, sadece bir kez okunduktan sonra rafa kalkan kitaplar beni çok üzüyordu. Tam da bu noktada Gölcük Belediye Kütüphanesi imdadıma koştu.

24 Kasımda 2007' de hizmete giren kütüphane ile benim tanışmam Kasım 2008' de oldu. Açıkçası önceleri şüpheyle bakmış, belediye kütüphanesinde demode ve taraflı yayınların olacağını düşünmüştüm. Taa ki kapısından içeri girene kadar... Bu kütüphane bir cennet. Güncel kitaplar, yerli ve yabancı süreli yayınlar, dünya ülkelerinin rehber kitaplarının bulunduğu bölümler büyük bir düzen ve estetik bir biçimde sıralanmış.

Huntington' dan tutun, Murathan Mungan' a kadar her konu ve türden en güncel kitaplara rastlamak mümkün. İşin en güzel yanı da yeni çıkan, kütüphanede mevcut olmayan bir kitabı istediğinizde getirtmeye çabalıyorlar. Bu konuda Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş' i gerçekten kutluyorum.

Belediye'nin internet sitesinden aldığım bilgiye göre şu an üye sayısı 700 civarında. Aylık ortalama 150 civarı yeni kitap da kütüphane bünyesine katılıyor. Yani her hafta Gölcük' e gitme sebebim olan bu kütüphane şu an beni büyük ölçüde doyuruyor.

Herkese bol "okumalı" günler...

7 Temmuz 2009 Salı

BÖREK SEVİYORUM-YAPIYORUM-YEDİRİYORUM

Ben tam bir kıymalı-patatesli börek hastasıyımdır. Hele hele fırından yeni çıkmış, ılık ılık ve bol harçlı bir börek gözümü döndürebilir.

Küçükken annem börek yaparken abimle birlikte yufkaları çiğ çiğ yerdik. Bu huyumdan da vazgeçmiş değilim. Şimdi gelelim işin tuhaf kısmına. Börek yemeyi çok seviyorum ama yapmayı hiç sevmiyorum. Çünkü bana çok zor geliyor, içini hazırla, sosunu hazırla, yufkanı kes vs. vs. bir sürü kap kacak kirleniyor, ortalık bir anda savaş alanına dönüyor. Ama bir misafir gelecekse hele bir de haberliyse işte o zaman el mecbur giriyorum mutfağa, sıvıyorum kolları iki tepsi birden döşeyip birini fırına, birini buzluğa atıyorum. Onca işe girişmişken 1 yerine 2 tepsi yapmak bana daha mantıklı geliyor. Zaten yufkalarda 5'erli paketlerde satılıyor.

Bu arada buzluktan çıkan börek süper lezzetli oluyor. Hiç korkmadan borcamla buzluğa atıp, yine hiç korkmadan buzunun çözülmesini beklemeden fırına koyabilirsiniz. Defalarca denedim hiç birşey olmuyor. Annem ve Alper tembelliğimden ötürü geliştirdiğim bu hareket karşısında irkilmişler, buzlu borcamın fırına girince çatlayıp patlamadığını görünce de şaşırmışlardı.

Yarın da ağır misafirlerim gelecek. Sabahtan yüzmeye gideceğim için börekleri bugünden hazırlayıp buzluğa attım.

Şimdi gelelim nasıl yaptığıma -ayıptır söylemesi çok da lezzetli yaparım-



Okumaya başlamadan önce resimlerden inceleyebilirsiniz.
İç malzemesi:
1 soğan rendesi ile yarım kilodan 1 avuç eksik kıymayı kavuruyorum, Kıymaların rengi piştiğini belli edince 1 büyük boy patatesi rendeleyip tavaya ilave ediyorum. Tuz ve karabiberini koyduktan sonra yaklaşık yarım demet maydanozu da tavaya kıyıp ekliyorum. Biraz çevirince içimiz hazır.
Şayet kokusuna dayanıp yemezseniz böreği döşeyebilirsiniz.

sosu: Yarım paket sana yağı eritip ateşi kapatıp, 1,5 bardak süt ve 3 yumurtayı ekleyip güzelce çatalla çırpın.

Sonrası işin en zevkli kısmı. Yufkalarımızı 3 nolu resimde göründüğü gibi 4' e bölüp her bir parçasını önce sosla ıslatıp, kıyma karışımından koyup 4 nolu resimde göründüğü üzere sigara böreği gibi sarıyorsunuz. (kol böreği şekli her zaman favorimdir.) Sardığınız ilk parçayı yuvarlak borcamın tam ortasına koyup, aynı şekilde sarılan diğer parçaları onun etrafına doluyorsunuz. İşin sırrı her yufka parçasına ve en son tüm böreğin üzerine bolca sürülen sosta saklı.

İşte böyle...Bu arada bu annemin tarifidir. Böreği çok seven ben henüz yapmayı bilmiyorken birgün annemi çağırıp tüm malzemeleri alıp onun talimatları doğrultusunda bir kaç tepsi börek döşeyip kafama ve tarif defterime iyice yazmıştım nasıl yapıldığını. Canı çekenlerden sipariş alabilirim:))

6 Temmuz 2009 Pazartesi

İSTİNYE PARK-BEBEK-BAĞDAT CADDESİ

Geçtiğimiz hafta hem Alper hem de benim için yorucu olmuştu. Tatil dönüşü tartıya çıkmaktan korkan ben, yemek yemekten vazgeçemeyeceğimi anlayınca bir spor programına başladım. Haftada iki gün 1 km. yüzme, yüzmediğim günlerde ise 1 saat yürüyüş yapıyorum. Dolayısıyla son 5 aydır yatmaya alışan vücudum ve ayaklarım cuma gününün sonunda iflas ettiler. İşte bu yüzden Cumartesi günü için planımız Ümit Usta'dan böreğimizi alıp kahvaltı keyfi yapmak sonrasında da pazara çıkıp sebze-meyve almaktan ibaretti. Gelgelelim yine duramadık. Sabah kahvaltıdan sonra saate baktık daha 11.00... Hava da parçalı bulutlu... Niyeti bozup direksiyonu İstanbul' a kırdık.


Atlarsın arabaya, basarsın gaza kendini bulursun İstanbul'daaaa. Ben bu şehri çok ama çok seviyorum ve "-ben İstanbul'da gezmeyi seviyorum yaşamayı değil" diyenleri hiç mi hiç anlamıyorum. İstanbul benim kıymetlimdir, laf söyletmem ona göre!

Öncelikle ilk tespitim İstanbullular hafta sonu resmen buhar olup uçmuşlar. Yola çıkmadan önce Alper'e de belli etmedim ama şimdi kesin bir köprü trafiğine yakalanırız diye düşünmüştüm, yanılmışım. Şehir bomboştu, trafik olmayınca İstanbul
gözeme kat be kat sevimli göründü. Otobandan çıkıp 2. köprüden geçtik hiç hız kesmeden kendimizi İstinye Park'ta bulduk.

Alper her zamanki gibi kitapların kokusunu takip edip kocaman D&R’a daldı. Bu sırada ben de Mudo City’deydim. Evdeki kahvaltı tabaklarının aynısını Lost’ un ambarında 50 sene önceki mutfak eşyaları arasında görünce değiştirmeye karar vermiştim. Mudo’da ilk görüşte aşık olduğum yeşil filli tabakları görünce dayanamadım aldım. Şimdi mutfakta yıkanıp kullanılmayı bekliyorlar.


Geçen yaz da tam bu vakitlerde gitmiştik ama tespitlerime göre o zaman daha bir indirim furyası vardı. Aslında yine dudak uçuklatan fiyatlar yok ama hayallerle girdiğim Bershka, C&A, Pull&Bear, Batik, Zara'dan elim boş çıktım, çok da beğendiğim bir şeyler olmadı. Zaten bir ikoncan olmadığım için de sezondan bir şeyler alıyım mutlaka diye bir hırs içinde de değilim. Nitekim ertesi gün Kadıköy Mango'nun outletinden süper iki elbiseyi dolabıma attım:))


İstinye Park' da karnımız acıkınca balıkev'de balıklarımızı yedik. Balıkev nam-ı diğer Fishmekan hem balıkçı hem de balık lokantası olarak hizmet veriyor. Bu mekanın açık bahçesi de var. Hava çok sıcak olmadığı için dışarıda oturmayı tercih ettik. Servis hızlı, balıklar taze, fiyatlar uygundu. Balık çorbası daha önce içtiklerimizden farklı olarak kremalıydı, ayrıca balıkların yanında verdikleri mezeler de gayet lezizdi.



AVM’den dönüşte sahilden gidelim dedik ve Emirgan-Rumeli Hisarı-Bebek sahilinden yol alıp 1. köprüden Anadolu yakasına geçtik. Saat artık 18.00’i bulmuştu ama ilginçtir ki hala trafik yoktu.

İstanbul’a gelip abimlerle haberleşince akşam yemeğine Erenköy’e gittik ve gece de kaldık. Böylece bizim 4-5 saatlik İstanbul ziyareti planımız birdenbire 28 saate çıkıverdi.


5 Temmuz Pazar günü babamın doğum günüydü. Geçen yaz bu tarihlerde Silivri'de kalabalık bir şekilde kutlamıştık. Bu sene İstanbul dönüşü annemlere uğradık. Babam 67 yaşına bastı çok dertli, pastayı üflerken dilek tut baba dedim o da ellerini açıp dua etmeye başladı. İşte bu anı fotoğraflamak isterdim ama aptal kafam fotoğraf makinesini yanıma almamıştım. O yüzden geçen yılki kutlamadan bir foto ekliyorum bu günü unutmamak için.



Nitekim plansız ama güzel bir hafta sonu oldu. Bu hafta çıkardığımız ders şudur:
  1. Gezmek için günler öncesinden plan yapmaya gerek yok.
  2. Fotoğraf makinesini unutmamak için çantadan çıkarmamak gerek.
  3. İstanbul’u gezmek için yaz ayları çok uygun. Arapsaçına dönüp insanı çıldırtan trafik olmayınca uzak gibi görünen mesafeler bir anda kısalıveriyor, size de gezmek düşüyor.

2 Temmuz 2009 Perşembe

4 KİTAP 1 ŞARKI

Blogumun oluşturulma sebebi olan unutkanlığımdan etkilenmemesini istediğim en önemli şeyler okuduğum kitaplar sanırım. Hele bir de insan üst üste okuyorsa, 2-3 ay içinde okuduğu kitabın içeriğini unutabiliyor.

Şu sıralar ne okusam diye düşünenlere akıcı-ilk sayfasından itibaren sizi içine alacak 4 kitap önerim olacak. Bu kitapları beğenme dereceme göre sıralayacağım. İlk sırada Khaled Hosseini 'nin çok satanlar listelerinden aylarca inmeyen iki kitabı var. Uçurtma Avcısı ve Bin muhteşem Güneş. Bildiğim kadarıyla Uçurtma Avcısı daha sonra sinemaya da uyarlanmış.

Uçurtma Avcısı artık yetişkin olan ve hayatın yollarını ayırdığı Hasan ve Emir'in çocukluk anılarıyla birlikte yaşadıkları ikilemleri anlatıyor. Emir Kabil'den Amerika'ya göç etmiş ama geçmişini Kabil'de bırakamayan bir adam. Hasan ise Kabil'de hor görülen Hazara etnik kökenine mensup ve yaşamını Kabil’de geçirmekten başka bir seçeneği hiç olmamış. İlk bakışta çok basit gibi görünen bir sorunun cevabı bu kitabı okutunca değişiyor: Sizce hangisi daha şanslıdır?

Bin Muhteşem Güneş açıkçası beni Uçurtma Avcısı'ndan daha da çok etkiledi. Meryem ve Leyla'nın inanılmaz dostluğu, erkek egemen toplumlardaki kadının itilmişliğini yenebilecek midir? Kitabı okuyunca Atatürk'ün mirasına hayran olmamak elde değil. Kabil'deki rejim değişikliğinden sonra insanların alıştıkları düzenlerinin bir anda yok olması sonucu kadınlar yanlarında bie erkek refakatçi bulunmadan seyahat bile edemiyorlar.

Gelelim Türk yazarlarımıza Türklerde Top 2'im şu aralar beni de şaşırtıyor. Daha önceki yazımda belirttiğim gibi Elif Şafak'ın "Aşk"ı ve Orhan Pamuk'un "Masumiyet Müzesi" bu iki yazar hakkındaki fikirlerimi alt üst etti. Her iki kitaba da bayıldım.

Zülfü Livaneli'nin "Son Ada" sı okuyup bir çırpıda bitirebildiğim bir diğer kitap. Kendilerince ütopik bir yaşam kurmuş, mülkiyet kavramının olmadığı ve bildik günlük telaşların yaşanmadığı cennet bir adanın yok oluşunu anlatıyor. Doğanın o muhteşem dengesini bozmaya kalkanların başına gelenlerse içler acısı.


Hayranı olduğum bir yazarı da eklemeden geçemeyeceğim. Irvin Yalom'un son okuduğum kitabı "Bugünü Yaşama Arzusu" da kendi türünün önde gelen romanlarındandı. Yalom, bu kitabında da psikiyatristliğini konuşturarak grup terapisi üzerinden süper bir öykü sunmuş okuyuculara.

Gelelim şarkımıza. Aslında kitaplarla hiç de uyumlu olmayan bu parçayı, yazın şarkısı ilan ediyoruum! Sebebi beni kıpırdatmaya başlamasıdır. Evet yanlış duymadınız bu şarkıyı ne zaman duysam pek de oynak bir tip olmama rağmen bir "dürtülme" hissi yaratıyor bende. Sözleri de gayet basit olan bu şarkı, 2000'li yılların Can't touch this'i olmaya aday olabilir mi? Buyurun buradan dinleyin.
http://www.dailymotion.com/video/x8lkk7_pitbull-i-know-you-want-me-calle-oc_music

PATLICAN SALATASI VE İNCİR TATLISI

Gayet pratik yapımları olan iki tarif vermek istedim. Aslında bu tarifler biraz da kendim için çünkü yaptığım bir yemeği eğer sürekli yaptığım birşey değilse bir müddet sonra unutabiliyorum.

İlk tarif, evdeki 4 patlıcanla ne yapacağımı bilemez bir halde bakışırken çıktı ortaya, çok da lezzetli oldu.

Patlıcanları fırına verip közlüyorsunuz, iyice közlendiyse şayet musluğun altında kabukları da kolayca soyuluyor. Patlıcanlarla beraber dolmalık bir ve ya iki kırmızı biberi ve 1-2 diş sarmısağı da fırına verip közleyebilirsiniz. közlenmiş ve soyulmuş biber, sarmısak, patlıcanları biraz cevizle beraber rondodan geçirin, tuzunu ve zeytinyağını ekledikten sonra servis tabağına alın. Ekmek üzerine sürüp yemesi de çok zevkli ya da et yemeklerinin yanında da servis edilebilir.

İkinci tarif tatlıya düşkün olanlar için. Evdeki incirleri değerlendirmek amacıyla portakal ağacından aldığım bir tarif. İlgilenenler bu linki tıklayarak ulaşabilirler. http://www.portakalagaci.com/oburcuk/2006/05/yeil_mercimekli.html


Tarif karışık görünüyor ama yapmaya başlayınca o kadar da zor olmadığını anlıyorsunuz. Benden bir öneri, muhallebi tarifindeki 1 litre sütü 1 çay bardağı eksik koyabilirsiniz zira 1 litre sütle yapınca muhallebisi çok sulu oluyor. Bu tatlıyı her yiyen bayıldı, içindeki un ve yağ oranı çok düşük, birazcık şekerli gelebilir o kadar. Onun da bir çaresi var incirleri katmadan önce kaynatıp şekerini alabilirsiniz. (Bu arada kaynattığınız suyunu da atmayıp için çok faydalıdır.) Kaynatma işi zor gelirse tarifteki şeker miktarını bir parça azaltarak deneyebilirsiniz.

Yemek resimlerini görüntüleri hakkında bir fikriniz olsun diye ekledim. Patlıcan salatası niye bu kadar kırmızı diye soranlarınız olabilir, sebebi içinde közlenmiş kırmızı biberlerin çokluğundandır. Tatlım da çok çekici görünüyor, soğuması için pencere kenarına koyduğumda çekmiştim. Herkese afiyet olsuuun!

1 Temmuz 2009 Çarşamba

TAŞ BOYAMA SANATI


Oldum olası deniz kenarlarında gördüğüm midye kabukları, minareler ve düzgün taşları toplama gibi bir hastalığım vardı. 8-9 yaşlarında yazın topladığımız minarelerden kolyeler yapar, sonra takardım bir güzel. Midye kabuklarını da suluboyayla boyar, başucumda bana o iple çektiğim yaz tatillerini hatırlatması için en güzel yere yerleştirirdim. Artık koca bir kazık olmama rağmen deniz kenarlarından taş ve midye kabuğu toplama sevdamdan vazgeçmiş değilim. Tek fark artık topladığım taşları farklı şekilde değerlendiyor olmam.
Taş boyamaya bu anlamda bir sene önce başlamıştım. Salonun ortasındaki sehpanın üzerinde gazete kağıdı serili, taşlar, boyalar bir dağınıklık yaratmıştım ki zırr kapı misafir. Sonra utana sıkıla tezgahımı toplayıp kütüphane-bilgisayar odasına taşıdım.
Hal böyle olunca Yemekten sonra TV izleme saatlerinde çoğunlukla salonda-mutfakta- balkonda vakit geçiren bir çift olduğumuzdan bir müddet malzemeler rafa kalktı. Ama artık tatilde olduğumdan erken kalkmak gibi bir mecburiyetim yok, 7-8 saatten fazla uyumayan bir tip olduğum göz önünde bulundurulursa artık Alper'le yatma kalkma saatlerimiz birbirini pek tutmuyor. Taş Boyama da benim uykusuz gecelerimin eğlencesi oldu. Boyadığım taşları dün babam gördü ve bunları satalım dedi:)) Aslında fena fikir değil ama ben şimdilik bu boyadığım taşları hediye ediyorum. Şimdiye kadar eski dostum Hande bir uğur böceği kolonisini evine götürdü.
Yaklaşık bir ay önce annemle mutfakta börek yaparken gözüm televizyonda, Martha Steward Show'da bir de ne göreyim hobi bölümünde benim gibi taş boyuyorlar! Yalnız yaptıkları taş boyamayı "çocuk eğlencesi" olarak sunmazlar mı? Neyse bu kısmı kafamda pek büyütmeden boyadıkları taşları dikkatle izledim.
Şimdi evin kütüphane rafları benim boyadığım bu taşlarla sarılmış durumda. Taş boyamada en yaygın figürlerden biri uğur böcekleri. Zaten bunları yapması diğerlerine nazaran daha kolay. Kurbağa, köpek, kaplumbağa figürleri bir kaç taşın yapıştırılmasından oluştuğu için biraz daha zahmetli. Bu faaliyet için gerekli olan malzemeler de aslında çok basit. Tabii ki düzgün taşlar, akrilik boya, (çocuklar yapacaksa suluboya da olabilir) ve son olarak her kalınlıkta resim fırçaları. Gerisi sizin yaratıcılığınıza kalmış.