28 Ağustos 2009 Cuma

KOLAY TAVUK YEMEĞİ


Aslında pek belli etmesemde ben tam bir etoburumdur. Bu durum genetik sanıyorum zira "arnavut" Hasan lakaplı rahmetli dedeciğim, etsiz sofraya oturmaz, o gün evdeki mevcut yemeklerde et yoksa bir de etrafındakileri azarlayarak, "otları inekler yesin" dermiş.


Şimdi okuyan herkesi tenzih ediyorum şöyle ki aslında ben de evde daha çok sebze ve bakliyat pişiriyorum. Günümüzde bize dayatılan "kırmızı etten uzak durun" çağrılarına kulak vererek daha çok balık-tavuk tüketir olduk. Balık yemek için daha çok dışarıyı tercih ettiğimizden evde et olarak genelde tavuk türevleri tüketiliyor.


Şimdi karşınızda yapması yine çok kolay, yemesi de bir o kadar zevkli; vakit kıtlığı olanlar için bir tavuk yemeği var:



Öncelikle hemen fırınımızı yakıyoruz, bir yandan ısınsın o...



Benim tercihim kemiksiz kalça eti ama evde ne varsa but-göğüs yani tavuğun her yeri olabilir.



Tavuğumuzu iyice yıkayıp fırın poşetinin içine koyalım, poşetin içine köri-kekik-karabiber-tuz-kırmızı biber,1 tatlı kaşığı salça, 1 kaşık sıvıyağı ekleyelim, isterseniz bir patatesi de kızartmalık doğrayıp ekleyebilirsiniz-fırında patates hem hafif hem de lezzetli olur.




Tüm malzemeleri kattıktan sonra poşetin ağzını kapatalım. Sonra elimizle poşeti iyice mıncıklayalım. (Dikkat edin poşet patlayabiliyor:) )



Bu poşeti fırına atıyoruz takriben 35 dk. içinde fırından güzel kokular yayılmaya başlıyor. Yanına da pilav ya da makarna bir de cacık.. hmmm... burnuma kokusu geldi doğrusu...


Not: Bu yemeği aynı malzemelerle poşete değil tencereye koyup çok kısık ateşte de pişirebilirsiniz...

27 Ağustos 2009 Perşembe

CANIM AİLEM

Uzun kış gecelerinin eğlencesi diziler... Geçen kış Aşk-ı Memnu' yu, zaman zaman da Binbir Gece'yi izlemiştim. Ama bir dizi var ki aralarında sonradan keşfettiğim onun yerini hiçbiri tutamaz şimdi.



Canım Ailem yayınlanmaya başladığı günlerde çoğu arkadaşım izliyor, ertesi gün de birbirlerine anlatıyorlardı. Bense başlarda pek itibar etmemiştim. Ama sonradan durum değişti. Şimdi bu dizinin fanatiği oldum.


Bıçkın delikanlı rolünde Ozan Güven , süper dayı Uğur Yücel, kocayanak Mertcan olsun , sonra güzel Seyhan, komik aşık Feride, Meliha rolünde Şebnem Bozoklu olsun, sımsıcak, pek doğallar. Aliço ile Seyhan'ın nikahtan döndüren "ilk görüş aşkı", Meliha ile Samim'in durmadan küllenip tekrar alevlenen kara sevdaları, erkek güzeli-ana kuzusu Kenan ile ısrarcı Feride'nin yılan hikayesi nişanlılıkları bir yanda, küçük yaşta kimsesiz kalan üç çocuğun hayata tutunma çabaları, bir yanda geçim derdiyle yoğrulan gündelik koşturmacalar... Kış gecelerinde bir elimde kumanda bir elimde kahve, içimi ısıtıyor doğrusu bu mahalle!


Aynı tadı daha önce Süper Baba, sonra da TRT'de yayınlanan Şaşıfelek Çıkmazı'nda bulmuştum. Mahalle hayatının içindeki hayatlar yorucu iş saatlerinden sonra insanın düşünce düğmelerini kısmasını sağlıyor.


Yaz döneminde atv'de bu dizinin tekrar bölümleri yayınlanıyor, kaçırdığım bölümleri şimdi izliyorum. Bir yandan da yeni bölümleri merakla bekliyorum.


Benden tavsiye, bu kış siz de takılın bu diziye!

26 Ağustos 2009 Çarşamba

UGANDA


Alper basketbol maçı izliyor televizyonda, bense öyle boş boş internetteyim. Farville tarlamı sürüp kulağımda kulaklık Mercan Dede&Ceza dinliyorum-biraz da kederliyim galiba.

Sıradan, çok sıradan bir gece.


Sıkılıp bloglarda gezinmeye başlıyorum ve birden karşıma çıkıyor. Kadın bir belgesel izliyor vee hooop Uganda'ya yerleşiyor. Bu kadar basit-yalın.


Ardından biri daha adı Seda, üniversite öğrencisi. O da pigmelerle dans'tan etkilenip yaz tatilinde gidiyor Uganda'ya ve gönüllü çalışmacı oluyor. İkisinin de okunası hikayeleri, güzel yürekleri var belli ki .


Alper'in yanına gidiyorum, biz de bir tatilimizi Uganda'da geçirelim mi diyorum, boş boş bakıyor bana...


Ama biliyorum ve kararımı veriyorum. Artık bir kaçış planım daha var. Hayat beni köşeye sıkıştırırsa biraz daha, o kapıdan çıkıp gidebilirim her an.


Nereye mi? Uganda'ya...




25 Ağustos 2009 Salı

ÇİYA SOFRASI

Çiya'yı ilk olarak İz TV'de Şef Olivie'nin yemek programında izlemiş, aklımın bir köşesine not etmiştim. Dün de tecrübe etme fırsatım oldu. İşim yine erken bitti, ben de lise çağlarımdan yadigar kalan Kadıköy çarşısında bir tur atıp sahaflarda toz kokusunu içime çekmeden eve dönmek istemedim. İşte tam o anda bir de baktım Çiya Kebap ve Çiya Sofrası tam karşımda duruyor. Midemin sesine kulak vererek girdim içeri.


Kebapçıya gittiysem içli köfte yemeden çıkmam. İlk olarak denediğim içli köfte başarılıydı. Ama benim daimi ev yemekleri lokantamda yediğim kadar lezzetli değildi. Ben içli köftenin içindeki ceviz ve baharatların kokusunu almadan tadına varamıyorum doğrusu..



Yemeklerden analıkızlıyı denedim. Daha önce beraber çalıştığım öğretmen arkadaşımın eşi Malatyalıydı ve ilk olarak analıkızlı yemeğini ondan duymuştum. Bulgur ve koyun etinden yapılan sulu, oldukça da zahmetli bir yemek olduğunu biliyordum ama hiç tatmamıştım.


Dün ilk kez denedim ve çok beğendim. Malum bulgur çok doyurucu, lezzetli yapılmış sulu yemekleri de severim. Yemeğin içinde parça et sevmememe rağmen dünkü analıkızlının içindeki etler de rahatsız etmedi.



Dikkatimi çeken bir de perde pilavı oldu. Özel bakır kabın içinde pişirdikleri perde pilavı da çok lezzetli görünüyordu ama benim onu yemeye yerim kalmamıştı. Başka bir zamana artık diyelim ama şimdi resmine de bakınca yutkundum:)




Çiya'daki tatlılar da tamamen yöresel. Aklımda kalanlardan bazıları Teleme, Kadayıf dolma ve şerbetli patlıcan. Bunların da hiçbirisini daha önce denemedim ama denemeye de cesaret edemedim; ağır olacağını düşündüm.



Artık Kadıköy'de aç kalmam herhalde, zira bir dahaki öğlen yemeğini iple çekiyorum:)



Mübarek Ramazan'da iştahı kabaranlardan affola, artık sizlerde iftar hayaliyle okuyun gari....

23 Ağustos 2009 Pazar

FELEKTEN BİR GÜN!



Cuma günü bir iş için İstanbul’daydım. Sabah uykularımı yayıla yayıla çekmeye alışkın bir insan olarak sabahın 7’sinde yollara düşmek hoşuma gitmemişti ama işim 9.00 da bitince yüzüm güldü. Çünkü saat 14.00’ e kadar özgürdüm ve İstanbul’un şeker gibi esintili havasında yapılacak bir sürü şey vardı.



Önce 9.30 vapuru ile Kabataş’ a geçtim. Fındıklı parkından geçerek Mimar Sinan’ a uğradım. 6 senedir almadığım diplomamı almak için başvuruda bulundum. Okulumu özlemişim; şöyle ki Fen-Edebiyat fakültesi Beşiktaş’taydı ve biz Fındıklı kampusüne sadece şenliklerde gidiyorduk. Dolayısıyla anılarımda hep eğlence ile özdeşleşmektedir Mimar Sinan’ın Fındıklı kampüsü. Vize-final ve diğer mecburiyetlerin hepsi ise Beşiktaş kampusünde kalmıştı…



Fındıklı’ya gelmişken Modern Sanat Müzesi’ni atlamak istemedim. Ve kısa bir yürüyüşle işte Modern Sanat’tayım!


İstanbul Modern, 5. yılını özel etkinliklerle kutluyor. Yaratıcı Atölye çalışmaları, ailece sanat ve haftasonu atölyeleri bunlardan bazıları.



Şansıma iki yeni sergi de açılmış, birisi ‘Yeni yapıtlar-Yeni ufuklar” diğeri ise “Oda Projesi”

Ayrıca müzede sürekli sergi salonunda da bir çok yerli ve yabancı sanatçının çalışmaları sergileniyor. Bu sefer resim sergisini büyük bir dikkatle gezdim.


Osmanlı döneminde saray ressamı olarak ün kazanan Fausto Zonaro’nun “10 Muharrem” tablosu, serginin en çarpıcı eserlerinden biri.


Muharrem ayının 10. gününe denk gelen Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği gün gerçekleştirilen anma törenlerine gayrimüslim olmasına rağmen padişah II. Abdülhamit’in özel izniyle katılan Zonaro’nun buradan esinlenerek yaptığı “10 Muharrem” tablosu insanın tüylerini diken diken ediyor.


1920’lerden günümüze kadar hemen her 10 yılda bir değişen akımlardan etkilenen Türk ressamların eserlerini kronolojik sıralama içinde izleyebiliyorsunuz. Örneğin günümüzde yaygılaşan plastik sanatların ülkemizde 70 yılı başlarında öne çıkmaya başladığını, 90’lı yıllarda ise göç, gecekondulaşma gibi sosyal olayların artık sanatçıların eserlerine yansıyarak sosyalleştiğini öğrenebiliyorsunuz.


Oda projesi ise Danimarkalı fotoğraf sanatçısı Annette Merrild ‘in Hamburg, New York, Barcelona, İstanbul ve Lyon’da çeşitli evlerin oturma odalarının fotoğraflanmasıyla oluşmuş bir sergi.



“Bir kenti daha iyi anlayabilmek için oradaki ev yaşamını görmek gerekir” diye yola çıkan sanatçı, gittiği evlerden verilen hediyeleri ve öğrendiği bir takım adetleri de izleyici ile paylaşmış. Bu sergi ise 30 Ağustos’a kadar devam ediyor.



İstanbul Modern’in büyüleyici boğaz manzarasına sahip şirin kafesinde bir kahve molası verdim. Müze içinde bulunan bu kafenin keyfini daha çok turistler çıkarıyor. Aslında muhteşem manzarasıyla benim vazgeçilmezler listemde yerini aldı ama bir arkadaş/ eş-dost sohbetiyle daha da şenlenebilir kanısındayım. Yalnız gezmeyi sevmeme rağmen çok beğendiğim bir olayı paylaşmazsam coşkum içimde patlıyor.


Bugün ise aile büyükleri ile Amerika’dan gelen kuzen Serdar sayesinde bir araya gelip iftar yemeği yedik.



Ailenin küçük ferdi olarak -pek küçük sayılmam biliyorum ama sözünü ettiğim kuzenlerim 46 ve 5o yaşlarındalar :))-onaylanmak, şımartılmak pek hoşuma gitti, elimde bir sürü armağan ile eve döndüğümde içimde bir huzur, bir sakinlik, bir uyku…uyk..uy..u……………………...


20 Ağustos 2009 Perşembe

ARTIK ÖDÜLLÜ BİR BLOGUM VAR!!!

Hediyelere bayılırım:))

Hele hele kendi yaratımınız olan bir olaydan kaynaklanıyorsa tadından yenmez!

Sevgili ZUZU tarafından "yaratıcı blogger" ödülüne layık görülmüşüm.


ZUZU ile tanışmamız ben yine google-görsellerde birşeyler ararken gerçekleşti. Çizimlerini çok beğenip blogumda yayınlamak için izin istediğim günden beri birbirimizi takip eder olmuştuk.


Blogumun yaratılma amacı, yaşadıklarımı kayıt altında tutarak unutmamı engellemekken, bu amaç kendini aşarak yeni insanlarla fikir alışverişi yapıp, birşeyler öğrenmek frekansına kayınca daha da bağlayıcı oldu.


Ben de bundan sonra bu ödüle layık olmak için elimden geleni yapacağım:P

Ödüle sahip olmanın kuralları efendim:


1- Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
2- Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın
3- Ödülün logosunu yayınlayın
4- 7 Yaratıcı blogeri ödüllendirin
5- 7 Bloğun linklerini yayınlayın
6-Ödüllendirdiklerinizi haberdar edin
7- Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın

Şimdi ödülün gereği olarak kendi ödüllerimi açıklıyorum:




Off ne zor işmiş ya bu kadar linki arka arkaya vermek...


Şimdi de kendimle ilgili 7 ilginç şey yazmalıyım...


İlginç olmasa da 7 şey olsa? Hmmm, evet başlıyoruz:


1-İçimdeki yemek yapma aşkına ben bile bazen şaşırıyorum, sonra yalnız açken bu aşkın geldiğine şahit olup bencil miyim acaba diye hayıflanıyorum:))

2-Yaşadığım ve benim için o an önemli bir şey varsa asla unutamıyorum. O an da üzerimde hangi kıyafet vardıya kadar hatırlıyorum...

3-En nefret ettiğim ses sivrisinek vızıltısı,

4-Ağlayan bir insan görünce dayanamam anında ben de başlarım.

5- Zaman zaman hastanelerde gönüllü çalışmacı olmayı düşünürüm. İnsanlara yardım edesim var sürekli.

6-Öğretmen olduğuma da memnunum gençlerle vakit geçirmek herzaman hoşuma gider.

7-Araba kullanmaktan nefret eden bir ben miyim diye düşünürüm bazen...


İşte bu kadaaar!!


Daha nice ödüllere inşallah, siz yollayın, ben severim hediyeleri:))

KRİZDEN SONRA...

Google görsellerde dolaşırken bu logolara rastlayınca dayanamadım paylaşmak istedim. Logolar bu siteden...





Bu logoyu görünce koca koca plazaların önünde takım elbiselerle seyyar pilav-nohut arabalarının önünde öğle yemeğini yiyen insanlar gözümün önüne geldi. Krizin patlak verdiği ilk aylarda ana haber bültenlerinde bu tür görüntüler vardı.



Bu logoyu abim görürse bozulabilir, kendisi koyu bir Beşiktaş taraftarıdır. Ben de öyle olmakla beraber o kadar alıngan sayılmam; bütün kupaları biz almışız başka ne isterim ki:))






Sadece krizden sonra değil elbet, kapalı alanlarda sigara yasağından sonrasına da uygun olmuş bu logo. Tiryakiler kan ağlıyor, kahvehane ve cafe sahipleri ayaklanmış durumdalar.


Şahsen sigara kullanmadığım için dumansız hava sahasını desteklemekle beraber sonrasında gelecek olan yasaklardan korkmuyor değilim.


Son olarak daha fazla logo için google-görsellerden kriz sonrası şirket logoları yazıp arama yapabilirsiniz. Buradakiler en beğendiklerimdi.
E biraz da gülelim canım!!

19 Ağustos 2009 Çarşamba

İRMİK TATLISI

Olay aynen şöyle gelişti: tatlı krizim tuttu.
Mutfağa gidip buzdolabını açtım.
Çikolata rezervlerinin bittiğini görünce gözüm süt ve irmiğe takıldı.
Tatlının her türlüsünü sevmekle beraber süt tatlıları gözüme daha masum görünür oldu şu sıralar.


Tarifimiz şöyle:

1 litre sütün içine 9 kaşık irmik, 9 kaşık şeker koyup orta ateşte karıştırıyoruz. Evde varsa 1 paket vanilya da ekleyebilirsiniz. Kaynamaya yakın 1 kaşık tereyağı ya da sanayağ ekliyorsunuz. Kaynayınca da 2 dk. kadar hızlı hızlı karıştırıp tabanını ıslattığınız borcama döküyorsunuz. Bu kadar basit, bir o kadar hafif ve lezzetli.

Tarifin orjinalinde ceviz olmakla beraber evde şeftali olduğundan ben ortasına şeftali dilimleri koydum. Tatları da birbirlerine çok yakıştı. . .

Soğuduktan sonra üzerine tarçın serpip servis edilebilir. Carte D'or'un kaymaklı dondurması ile de çok yakıştığını itiraf etmeliyim.



Dilimlediğim irmik tatlısının üzerine balkonda yetiştirdiğim nanelerden de diktim.



Bu arada bu yaz balkonda çilek ve nane yetiştirdim. Çileğin mis gibi kokusu her sabah mutfağa kadar ulaştı. Naneler sayesinde de bu sene pazardan hiç nane almadım.



Seneye saksıları büyütüp biber ve limon ekmek istiyorum. Bakalım nasıl olacak??

SEBZELİ BULGUR PİLAVI


Bulgur pilavını çok severim. Küçükken abimle beraber tabağımızdaki bulgur pilavının üzerini kaşıkla dümdüz bastırıp, üzerine yoğurt koyup bıçakla keserek kek gibi yerdik.



Bulgurun besin değerlerinin normal pirince oranla daha yüksek olması da tercih sebeplerinden biri. Doğu yörelerimizde pilav deyince akla ilk gelense pirinç değil bulgur pilavıymış...


Alper yatılı okuldan itibaren sürekli yemekten bıktığı için bulgur pilavı yaptığımı görünce, "yine mi bulgar zulümü" diyerek hevesimi yerle bir etse de arada bir pişiriyorum.


Tarifimiz şöyle,


Önce yaklaşık 1 kaşık tereyağını eritip(siz sıvıyağ ya da sanayağ da kullanabilirsiniz), 1 adet kuru soğanı yemeklik doğrayıp sarartıyoruz. Küçük küçük kestiğimiz 3-4 adet yeşil biberi yağa katıyoruz, --artık ateşi kıstık zağar yakmayalım yağı ve biberleri--

Ardından 2 domatesi minik küpler halinde doğrayıp yağ ve biberlere ilave ediyoruz. -Kışın salça da kullanılabilir.- Onlar da suyunu salıp çekince 1 bardak ölçtüğümüz bulguru yıkayıp tencereye atıyoruz. ( ben 2 kişi için 1 bardaktan yapıyorum. Daha kalabalıksanız 2 bardak koyun)

1 bardak bulgura 1,5 bardak sıcak su ekleyip hemen ardından el çabuluğu ile bol kuru nane, karabiber, tuz, yarım tavuk bulyon(isteğe bağlı) katıp şöyle iki kere tahta kaşıkla çevirip kapağını kapatıyoruz. Sonra arada bir bakıyoruz, suyunu çekince sebzeli bulgur pilavımız hazır demektir.

Ben evdeki barbunya ile süsleyip öyle servis yaptım. Yanına bir de ayran, ohh tadından yenmez:))

18 Ağustos 2009 Salı

FARMVİLLE


Facebook'taki farmville oyunu yeni hastalığım oldu. Tarlamı sürüyorum, patlıcan, çilek, pirinç ekiyorum, sonra zamanında topluyorum. Toplamazsam çürüyebiliyorlar.

Sonra ineklerim-koyunlarım-tavuklarım ve domuzlarım var. Ama domuzları çiftliğin en ücra köşesine koydum etraflarını da çitle çevirdim. Mazallah domuz gribi falan, mendebur hayvanlar...

Sonra ağaçlarım var. Renk renk meyvalar veriyorlar. Diğer bitkilere oranla daha çok zaman istiyorlar.

Sonra komşularım da var. Onların çiftliğine ziyarete bile gidiyorum, koyunları kaçarsa yardım ediyorum.

Akşamları salonda inek-tavuk-domuz sesleri yankılanıyor: Mööö-Meee-peeeihh!!

Komşularım hediye gönderince çok ama çok seviniyorum. Bu yüzden ben de onlara bol bol gönderiyorum.

Ben bu oyunu çok seviyorum.


Keşfedemediğim yanları da var altın kazanıyorum ama para kazanmayı beceremedim henüz.. Oynamayı bilen varsa yardımlara açığım!

16 Ağustos 2009 Pazar

17 AĞUSTOS 1999...UNUTMADIK...

Akşam annemle “Leon: Sevginin Gücü” filmini belki 4. kez yeniden izliyoruz. Babam koltukta uyuyakalmış. Hava o kadar sıcak ki annem bir koltukta bense başka bir koltukta uyuşmuş vaziyetteyiz.


Zrrr telefon çalıyor, babam uyanmasın diye hızla fırlayıp açıyorum. Ve kısık sesle konuşmaya başlıyorum. Telefondaki Alper. “Sesini duymak istedim” diyor, halbuki tembihli bu saatte aramaması gerektiğini biliyor…


Kapatıyoruz, annemle balkona çıkıp kulağıma minik radyoyu dayayıp yıldızları izlemeye başlıyorum. Ne kadar da parlaklar bu gece…


Yatmaya karar veriyoruz.



Bu sefer kulağıma walkman takıyorum. Alper’in hediye ettiği Guns’n Roses kaseti çalıyor. November Rain, bu şarkı her zaman içimi ürpertir, ürpert.., ürper..,ürp…. Uyuyakalıyorum.



Rüyamda feci bir deprem oluyor, her yer sallanıyor, uyanmaya çalışıyorum, uyanmalıyım ki bu kabus sona ersin. Bağırarak uyanıyorum, ama o da ne bu rüya değil ve ben bağırmaya devam ediyorum, babam yanıma koşup bir çırpıda kolumdan çekiyor, annem de yanımda ama ayağa kalkıp yürüyemiyoruz, olduğumuz yere çöküyoruz. Bağırmamam için babam bana bağırıyor, susuyorum. Susunca dışarıdan gelen çığlıkları duyuyorum. Dışarı çıkmamız lazım biliyoruz, ayağa kalkamıyoruz. Her şey bitti diye düşünüyorum, dışarıdan yıkılan evlerin sağır edici sesleri geliyor. Dua etmeliyim diyorum, konsantre olamıyorum. Kesik kesik düşünceler geliyor aklıma. Abim ne olacak, Alper çok üzülecek, ne kadar günahım vardır…


Kişisel tarihimde, “bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” diye düşündüren ilk olaydı.



17 Ağustos 1999’ da depremin merkez üssü Gölcük’teydim. Her bir saniyesi bir ömür kadar uzayan, depremin soğuk nefesi ensemizde, 45 saniye. Hala deli gibi korkarım.



Aslında korkulması gereken şeyin içinde oturduğumuz binalar olması gerektiğini bilmeme rağmen… Nitekim 17 Ağustos’ta 5 katlı apartmanımızda bir tek çatlak bile oluşmadı. Aynı şekilde bir site olan 7 blokta da yüzlerce can kurtuldu.



Maalesef bizim kadar şanslı olamayan binlercesi ise enkaz altında ya saatlerce kurtarılmayı bekledi ya da o dakikada hayata gözlerini yumdu. Binlerce çocuk öksüz-binlerce aile evlatsız kaldı. Çok canlar yandı, çok gözyaşı aktı, çok hayat değişti.



18 yaşımda hayatıma kaderin attığı bu çentik, derin bir izdir bende –ki iki çentiğim daha var yüreğimde- biriyle yüzleşememekteyim hala…

14 Ağustos 2009 Cuma

KAHVALTI

Gün içinde en sevdiğim, iştahla yediğim öğün sabah kahvaltısıdır.


İyi yapılmış bir kahvaltıdan sonra gün içinde acıkmadan, ya da ufak atıştırmalarla idare edebilirim. Bu açıdan uzmanlarında önerdiği yegane öğündür. Hal böyle olunca sabah kahvaltısında yenilenler de önem kazanıyor. Taze haşlanmış yumurta, domates, ev yapımı reçeller, yağlı-yumuşak bir peynir klasik kahvaltılarımın baş taçlarındandır.


Bugün ben sizlere bunların haricinde afiyetle yediğim 3 ürünü tanıtmak istedim:


1.si

Uzun zamandır kahvaltılarımın top 1' iolan Marmarabirlik'in baharatlı zeytin ezmesi. Kahvaltılarımda tuzlu düşkünü olan ben hatırı sayılı bir süredir zeytin ezmesiz kahvaltı etmem. Haftasonları yanında bir de sıcacık bir açma varsa, tadından yenmez.






2. ürünümüz


Gold fıstık ezmesi. Ne tatlı ne tuzlu bir tadı olan bu ezme, üzerine sürdüğünüz bal ya da reçelle şenleniyor. Aynı zamanda çok besleyici olan bu fıstık ezmesi aslında çocukluğumdan kalma bir tat. Zamanında kavanozun üzerinde kement atan bir kovboy resmi vardı. Hatırlayanlar olabilir. Artık o markanın fıstık ezmesini bulamasam da Gold da idare ediyor.



3. ve son ürünümüz


TAT'ın cevizli ezmesi. Yine çocukluktan kalma bir tat sunuyor bize. Annelerimizin yaptığı acukaya benziyor. Salça ve cevizin muhteşem uyumu sıcacık ekmeklerin üzerine çok yakışıyor.


İşte bunlar benim kahvaltı favorilerim.


Deneyebilirsiniz. Eğer sizin de varsa önerileriniz, zevkle öğrenmek isterim.


13 Ağustos 2009 Perşembe

LÖSEV


Sağlık konusunda insanın elinin kolunun bağlı kalmasının ne demek olduğunu çok ama çok iyi biliyorum. Hele söz konusu masum bir bebek-çocuk-hayatının baharında bir insansa...

Aşağıda okuyacağınız yazı "içimdeki yolculuk" blogundan alıntıdır.

7.785.117. kez ben tıkladım. Destek için bir tık yeterli.



Arkadaslar aynen okuduklarımı aktarıyorum.

'[Losemi hastasi] Volkan Dundar 13 yasindaydi. Hastanede ilik nakli icin yillarca sira bekledi. Bir gun Dundar ailesinin telefonu caldi.

Nakil icin sira geldigini soylediler.. Ancak Volkan bu telefondan 4 gun once olmustu. Son 10 ayda 15 losemili cocuk, uygun ilik bulundugu
halde hastanede yatak bulunamadigi icin yasamini yitirdi.'


Kampanyamiz hizla ilerliyor. Ama zamanimiz cok az. Bugun de losemili bir cocuk basvurdu. 6/6 tam uyumlu verici kardesi olmasina ve hastanin yasamasi kemik iligi nakline bagli olmasina ragmen nakil yaptiracak hastane bulamiyor. En yakin 3 ay sonrasina randevu veriliyor. Yani bir anlamda beklerken ol deniliyor. Bunun icin zamanimiz yok. Ben utaniyorum. Ama ne yapacagimi da sasirdim. Gercekten bu insanlar bu kadar duyarsiz mi? Ya da bir tek biz mi telaslaniyoruz? Acaba biz de mi 3 maymun olmaliyiz ki aksam rahat uyuyalim?

Hayir , olamaz.

Insanlik henuz olmedi. Ya gercekten bizim cok yakinimiz birisi yasayacakken goz gore gore olse biz ne yapardik? Insanlar katil olur yahu.

Haydi tuslara daha fazla dokunalim ve bu sayiyi kisa zamanda 1 MILYONA cikaralim, sonra da 5 milyona. Sesimizi basin bile duymuyor, siyasiler nasil duysun?

Elinize saglik. Kolay gelsin.

Dr. Ustun EZER
Yonetim Kurulu Baskani
LOSEV Losemili Cocuklar Vakfi
destek için sadece bir TIK TIK

DİP NOT: arkadaşlar duyan duymayana duyursun kendi blogunda yayınlasın hatta ne olur..farzedinki o çocuklardan biri sizin çocuğunuz bizim çocuklarımız onlar haydi arkadaşlar.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

MAGİSSA



Haftasonu Çeşmealtı'nda Alper'in kardeşi Akın bize gitar ve mandolin ziyafeti sundu.



Öncesinde Yunan müzikleriyle kıvama gelmiştik zaten. Yunanistan'ın "saz"ı Buzuki'yi de çalabilen yetenekli kardeş Akın müzikle beni uzak diyarlara götürdü...



Aslen Yunanistan göçmeni olan kökümüzden midir bilinmez yunan müziklerine karşı zaafım vardır. Yoksa geleneksel yunan müzikleri mi demeliyim zira birden aklıma eurovision'a Yunanistan adına katılan itici adam geldi.



Döner dönmez ilk işlerimden biri Limewire yardımı ile bazı parçalar indirmek oldu.


Birini paylaşmak istedim, yak bir sigara dedirten bir parça...


Harissa Alexiou'dan Magissa. Sezen Aksu bizim için ne ise Yunanlılar için de Haris aynı şeyi ifade ediyor. Zaten Yeni Türkü ve Sezen Aksu'nun Türkçe seslendirdiği bazı parçaların orjinali Alexiou'ya ait. Buradan dinleyin...




FAVA

İç baklayı bilirdim, ama taze olanını.

Annem pazardan aldıktan sonra bana ayıklattırırdı. Ve bizim evde mutlaka enginar ile pişirilirdi.

Kuru baklayı ise daha önce ne görmüş ne duymuştum. Taki Çeşmealtına gidene kadar. Alper'in annesi yapımı çok pratik olan favayı bir çırpıda haşlayıp masaya getirdi.


Tabii ki bende eksik kalmadım bavulumda yarım kilo kuru bakla ile döndüm. Ve hemen denedim. İlk denememde suyu biraz eksik koyduğum için sıcak su eklemek zorunda kaldım Ama 2. si daha başarılı olur kanaatindeyim. Zira yarım kilo baklayı 2'ye bölüp yapabilirsiniz.

Tarif şöyle,

250 gr. kuru baklayı geceden ıslatın. Islanmış baklalarınızı yaklaşık 3 bardak su, 1 orta boy soğan, tuz ve 1 küp kesmeşer ile kaynatın taki baklalar püre kıvamına gelene kadar.

Sonra yaklaşık yarım çay bardağı zeytinyağı ve yarım limon sıkarak blenderdan geçirin. Üzerine de dereotu ile servis yapabilirsiniz.

Ben bir dahaki yapışımda daha çabuk olması için düdüklüde haşlamayı düşünüyorum.

Tadı muhteşem. Her türlü etin yanında ya da tek başına afiyetle yenebilir.

Yoksa siz hala denemediniz mi?! :)

11 Ağustos 2009 Salı

ÇEŞMEALTI


Bu haftasonu, "haftasonu"nu 1 güncük daha uzatarak 3 günlüğüne Çeşmealtı'na kaçtık.


Çeşmealtı, İzmir'den yaklaşık 40 km. uzaklıkta Urla'nın şirin bir sayfiye beldesi. Alper'in ailesinin ise yazın yaşamayı seçtiği yer. Bu vesile ile her yaz gezme planlarımızın içine dahil oluyor.



Kavak Yelleri dizisinin yazlık bölümlerinin çekildiği, Pinhani'nin "ne güzel güldün" şarkısının klibindeki iskele sahnelerinin bulunduğu bu şirin belde turist akınına uğramamış, yerel dokusunu koruyan nadir yörelerimizden biri. Belediyenin kararı ile apartman yapımı yasaklanmış. Hal böyle olunca deniz, beton yığınlarının arasında çirkinleşmemiş; maksimum 2,5-3 katlı yazlık evlere göz ziyafeti sunmaya devam ediyor.


Çeşmealtı'na bir köprü ile bağlanan Yolluca adasının her daim esen çılgın rüzgara kapalı plajında ayaklarımızın dibinde yüzen yüzlerce balıkla keyif yapma zevkine vardık. Hele pazartesi günü normalde kapalı olan bu plaja sadece 4 kişi olarak sızmak, koca plajı kapatmış, ya da kendine ait bir adada deniz keyfi yapmış olma şımarıklığını yarattı üzerimizde. Kalabalık insan grupları olmayınca pırıl pırıl denizdeki balıklar daha da bir coşup denizin üzerinde zıplayıp gösteri bile yaptılar bize.




3 günün özeti deniz-güneş-yemek kelimelerine indirgenebilecek kadar sade bir o kadar da bu kelimelerin içimizde yarattığı her türlü zevk-coşku-huzurla doğru orantılı olarak geçti. Akşamları ortaya çıkan sepserin hava, gündüz güneş yanıklarımıza iyi geldi.




Şimdi üzerimde tatil dönüşü huysuzlanan evine uyum sağlamakta zorlanan çocukların bezginliği ile "gerçek"hayata dönmüş bulunuyorum. Nitekim artık yaz sezonunu burada kapatmış olabilirim. Gece dönüş yolunda verdiğimiz molada tir tir titreyerek arabaya dönüp "bu ne soğuk" söylenmeleriyle arabanın klimasını sıcak modunda çalıştırdık.
Son olarak bir önceki yazımda bahsettiğim 3G teknolojisinin kötü bir getirisinden haberdar edeyim sizleri, bu teknoloji sebebi ile baz istasyonlarının sayısı maalesef 3 katına çıkartılacakmış. Bu da gülün dikeni oluyor fakat Türkiye'de.. Çünkü Avrupa'da yerleşim yerlerinin 3 km. yakınına kurulması yasak olan baz istasyonları hakkında ülkemizde böyle bir kısıtlama bulunmuyor....

7 Ağustos 2009 Cuma

3G TEKNOLOJİSİ VE REKLAMLARI

Teknolojiyle aram dikbaşlılığımdan ötürü olacak pek iyi değildir. Önce her türlü yeniliğe uyuz bir şekilde şüphe ile yaklaşır(d)ım.


Ama günümüzde herşey o kadar hızla değişiyorki uzağında kalınca bir anda tarzan gibi hissedebiliyorsunuz.


Bu aralar da bir 3G furyası aldı başını gidiyor. İnsan ister istemez neymiş bu 3G diye kulak kabartıyor. Araştırmacılara göre bu teknoloji önümüzdeki 2 yıl içerisinde hayatımızda cep telefonları kadar yaygınlaşacak. Görüntülü konuşma ve mobil modem-internet hizmeti kulağa hoş geliyor. Özellikle benim gibi uzun yolculuk yapmak zorunda olan evinden uzakta bir kaç gün geçiren insanlar için hayatı kolaylaştıracak bir hizmet.



Televizyonlarda dönen 3G reklamlarına da takmış vaziyetteyim.


Turkcell'in aşırı başarısız-itici "meraaak ne güzel şey / ne güzel şey meraaak" şeklinde insanın ağzına dolanan, temizlik ya da ütü yaparken ya da araba kullanırken bir anda mırıldandığınızı farkettiğiniz bu reklam jingle ' ı sinirlerimi oynatıyordu.


Hidayet Türkoğlu'nun bozuk Türkçesiyle "Düşse miydim başka hayallerin peşine" repliği ise üzerine tuz biber oluyordu. Bu durumun yarattığı infiali farketmiş olacaklar ki Issız Adam Cemal Hünal' ın rol aldığı vapurlu yeni reklamı döndürmeye başladılar. Avrupa Yakası'ndaki Sarp ve Hünal'ın rap formatında söyledikleri şarkı bana daha sevimli geldi.





Asıl favorim ise "Avea'lı Aslı" ve "Avea'sız Emre" rollerinde Melis Birkan ve Ozan Güven'in oynadığı reklam filmi. Çarpışmaları olsun, sonrasında Aslı'nın babası ile Emre ve iş arkadaşlarının görüntülü konuşma deneyimleri osun çok komik, sürükleyici. Doğrusu devamında neler olacağını merak ediyorum.




Vodafone'un bu konudaki herhangi bir reklamı aklıma gelmedi. Hattım vodafone ama bu konuda sınıfta kaldı sanırım.




Yakın bir zamanda 3G'siz telefonlar tarihe karışacak gibi görünüyor. Ev telefonunun bile lüks olduğu günlerden bugünlere ne kadar çabuk geldiğimizi düşünürsek 20 yıl sonraki yenilikler hayal gücümün sınırlarını zorluyor.





Çocukluk hayalim ışınlanmak. Ölmeden görür müyüz acaba?!

6 Ağustos 2009 Perşembe

KEK

Günlerden bir gün ağaçlar içindeki eski evimizin üst komşusu olan önemli şahsiyetler zır telefon birazdan size çay içmeye geleceğiz diye haber ettiler.

Muhtemelen televizyon karşısında pijamalarla yayılmış olan ben bir koşu mutfağa gidip kendimden emin bir şekilde "şimdi 2 dk. da bir kek çırparım, çay demlenene kadar pişer, hallederim ne varki" şeklinde cabbar ev hanımı moduna bürünüp tüm malzemeleri bir kapta çırpıp keki fırına atıvermiştim.

Sevgili misafirlerimiz geldiler, bu sırada pişmeye başlayan kekten nefis kokular salona kadar yayıldı. Ben çaktırmadan arada bir kalkıp bakıyorum pişti mi diye. Ama o da ne bir terslik var, kek öyle bir kabardı ki kalıbından taşıyor hatta üzeri kızardı ama bıçak batırıyorum içi henüz çiğ.

Derecesini kısıyorum, fırının içinde döndürüyorum, arada bir salona gidiyorum, çaktırmamaya çalışıyorum, ama panik haldeyim. Bir de misafirler "mutfaktan güzel kokular geliyor" demezler mi?

Sonuçta ben mutfakta kalıptan taşmış yamuk yumuk üzeri yanık, içi hamur bir kekle başbaşa kalmış, salona giderek kek yapmaya yeltendiğimi ama beceremediğimi misafirlere itiraf etmiştim.

(Sonradan anladım ki işin sırrı yumurta ve şekeri önceden iyice çırpmak, diğer malzemeleri ise tahta kaşıkla karıştırmakmış. Ben ne yaptım tüm malzemeler bir kaba tembel işi bir çırptım doğru fırına:))

O gün bugündür başarılı kekler yapmışlığım vardır. Ama işimi şansa bırakmak istemediğimde imdadıma yetişen bir şey var artık.



Sinangil Kekunla pişen keklerde kötü süprizlerle karşılaşmıyorsunuz. Benim favorim limonlu karışım. 1 kg. lık paketten 3 kek yapılıyor, ayrıca kabartma tozu katmanıza da gerek kalmıyor.

Siz siz olun annenizden aldığınız tariflerde malzemelerle yetinmeyin, nasıl yapıldığını adım adım anlattırın, benim gibi rezil olmayın:))

5 Ağustos 2009 Çarşamba

YEŞİL MERCİMEK YEMEĞİ

Bakliyatları severim ve yaparım. Nohut-kurufasülye-mercimek... Hele bir de güzel piştiyse nefis olur. Düdüklü tencereniz varsa uzun pişirme süreleri tarih oluyor, en inatçı bakliyatlar bile yola geliyor.

Yaz günlerinde daha hafif yemekler yeniyor ama ben bugün yeşil mercimek pişirdim. Buzdolabındaki taze soğanlarla bakışınca, sanki "lütfen bizi yeşil mercimekle yiyin" dediler gibime geldi:)

Tarifi veriyorum,


1 su bardağı mercimeği önce haşlayıp siyah suyunu süzüyoruz. Hatta yarım saat o suda bekletip süzerseniz daha iyi olur. Sonra düdüklüde 1 soğanı 1/2 çay bardağı ayçiçek yağında öldürüp 1 çorba kaşığı salçayla çok az kavuruyoruz, ardından mercimekleri yıkayıp bu karışımın üzerine ekleyip sıcak su ve tuzunu ilave ediyoruz. Ben düdüklüde 10. dk. da pişirdim. Sonuç başarılıydı.


Mercimek nişastalı olduğundan suyu fazlaca emiyor. Suyunu üzerine çıkacak kadar koydum, 10 dakika sonunda daha önce haşlamama rağmen suyunu çekmişti. Ben susuz sevdiğim için sorun olmadı ama siz ekmeğinizi suyuna batırmayı seviyorsanız suyunu biraz fazla tutun.


Yemeği yaptım, yedim, telefon çaldı, arkadaşım Aslı havuza çağırdı. Bir koşu gittim. Üzerine bir de kahve-profiterol yaptım. Off yine dayanamadım, gitti diet...

4 Ağustos 2009 Salı

EMRE KONGAR ve KiPLiNG


Şiir okumayı zaman zaman çok severim, fakat derinliğine dalamayacak kadar yoğun zamanlarımda ise kaldıramam.

Yazmışlığım vardır. Özenle saklanıyorlar bir dosyada. Nedense kendi yazdığım şiirleri paylaşmak konusunda çok da cesaretli değilim.


Yanılmıyorsam eğer Pazar günkü Cumhuriyet gazetesinde çıkan Emre Kongar'ın köşe yazısında çevirisini yaptığı Rudyard Kipling'in bir şiirini paylaşmak istedim. Bu arada Kipling ve Kongar ne kadar da benziyorlar değil mi?


Malum davadan ötürü haksız yere hapis yatan insanlara atıfta bulunmuş Kongar, ama şiiri okuyan her insan kendi hayatından da bir kare görebilir kanımca.





Eğer herkes çıldırmış seni suçlarken
Sen başını dik tutabilirsen, Eğer herkes senden kuşkulanırken
Sen kendine güvenebilirsen,
Ama bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan,
Eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan,
Veya hakkında yalan söylenirken
Sen yalan söylemezsen
Ya da senden nefret edilirken
Sen nefret etmezsen,
Ve yine de insanlara tepeden bakmaz
Ukalalık etmezsen:
Eğer düş kurabilir
Ve düşlerinin tutsağı olmazsan, Eğer düşünebilir
Ve düşünceleri ihtirasın haline getirmezsen;
Eğer hem Zaferi hem de Felaketi göğüsleyebilir Ve bu iki sahtekâra da eşit davranabilirsen;
Eğer söylediğin gerçeklerin
Üçkağıtçılar tarafından
Aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını
Duymaya dayanabilirsen, Ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında
İşe koyulup yıpranmış araç gereçlerinle, Onları yeniden yaratabilirsen:
Bütün kazanımlarından bir yığın oluşturabilsen Ve hepsini bir yazı-turayla riske atabilsen, Ve kaybettiğinde yeniden baştan başlayabilsen Ve kayıpların hakkında tek bir söz bile etmesen;
Eğer yüreğini, beynini ve kaslarını
Bütün yıpranmışlıklarından sonra bile Yeniden dönüş için zorlayabiliyorsan, Ve içinde, onlara "Dayan!" diyen
İradenden başka hiçbir şey kalmamışken
Dayanabiliyorsan
Eğer erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşabiliyorsan, Ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyorsan, Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa; Eğer herkes sana güvenebiliyor ama yapamayacağın şeyleri beklemiyorsa, Eğer sen acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini
Uzun bir maratonda gibi koşabilirsen, İşte o zaman Dünya ve içindeki her şey senindir,
Ve daha önemlisi-
sen artık Adam olmuşsundur oğlum!

3 Ağustos 2009 Pazartesi

SİLİVRİ

Silivri'nin yeri benim için diğer tatil yerlerinin arasında çok özeldir. Orası benim küçük cennetim. Belki çok uzun yıllardır gidip gelmemizden belki de bir zamanlar benim için "tatil" in anlamının Silivri ile eşdeğer olmasından.

İstanbul' a olan yakınlığı ve özellikle yaşadığınız siteden içeri girer girmez yemyeşil görüntüsüyle yüzlerce kilometre uzağa gelmiş olma hissini vermesi burayı daha da çekici hale getiriyor.

Bu haftasonu oradaydık. Almanya'dan Sibel Abla ve çocuklar gelmişler ben ise henüz görememiştim onları. Çok gezen kuzen Sibel Almanya'dan gelir gelmez çocukları anneme satıp Karadeniz turuna çıkmıştı. Haftaya da onlar Bodrum' a ben ise Çeşmealtı'na yollanacağımız için görüşmek için en uygun zaman bu haftasonuydu.

Cuma öğleden sonra atladık arabaya ilk durak Erenköy. Gelin Ceylan'ı aldık, oradan Beşiktaş'da çok gezen kuzen Sibel'i topladık, istikamet Silivri. Saat 17.00 de denizde yüzüyorduk bile.


Cuma akşamı işten çıkan abimin gelmesiyle ekip toplandı. Upuzun masada yemekler yendi, içkiler içildi, sohbetler edildi, kahkahalar atıldı. 1 senede yaşananları herzamanki gibi dakikalara sığdırmaya çalışıp hepbir ağızdan ortalığa konuştuk, kahkahalarımız birbirine karıştı. Annemin nefis yemekleri tüketildi, -silivri klasiği- xuxu' lar mideye indirildi. Aklımda bir şarkı, dilime dolandı:

Haydi gel / Haydi gel içelim / Derdini al da gel /Haydi gel içelim / Mazi kalbinde yaraysa Unut artık ne varsa / Haydi gel içelim...

Cumartesi sabahı pazara çıkıp 3 parçası 5 liraya tişörtler alıp doğru denize indik. Senede 1 kez Silivri'ye gelen ben o kadar şanslıydım ki senede 1 kez esen Poyraz'a denk geldim. Sonuçta deniz pırıl pırıldı ve bunalmadan iskele keyfi yapabildik.



Uzun zamandır göremediğim arkadaşlarımla kısa sohbetler ettim, çoluk çocuğa karışanları izledim, eski günleri hatırladım ve düşündüm, sevindim, bazen hüzünlendim. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini bir kez daha anladım. Ama bazen zaman ne kadar hızlı geçerse geçsin bazı şeyleri çok da kolay değiştiremiyor.

Hayat her şeye rağmen güzel ve ne yaşarsak yaşayalım sıkı sıkıya tutunmamız gerekiyor. Bunu başarabilen insanlarsa bence yaşlanmıyor sadece "yaş" alıyor.

Bir haftasonu da böyle bitti.

Bu sabah daimi dostum Hande' ye kahvaltıya gittim. Bu güzel haftasonunu uzatmak istedim. Şimdi ise işler beni bekler...