30 Eylül 2009 Çarşamba

PAMUKOVA NO.3

Çarşamba günleri Pamukova'nın pazarı kuruluyor. Ben de pazar kurdu olarak ders çıkışı gezdim tabii ki.



Sanırsınız ki Pamukova küçücük bir kasaba değil, çünkü pazar Pamukova'nın heryerinde kuruluyor; nerdeyse ve her sokak tıklım tıklım dolu! Burada pazar tezgahları devasa büyüklükte ve her şey çuvalla satılıyor. 1 kilo incir istedim, pazarcı amca bana kasayla vermeye çalıştı, ben tek başımayım, 1 kilo yeter dedim, aslında yarım kilo alacaktım ama kasa teklifinden sonra utandım. Pişman da olmadım değil, ben böyle incir yemedim. İçi kıpkırmızı, kabuğu çabucak soyuluyor, üstelik 1 TL!



Hele o közlemelik kırmızı biberler yok muydu, gerçekten içim gitti: Resmen çuvalla satılıyor burada o kırmızı biberler. Közle közle bitmez! Evim de burada olacaktı, her çarşamba ne yemekler yapılır buradaki sebzelerle...



Yazının gidişatından karnımın acıktığını anladım okuyucu, kısa kesiyor, yemeğe kaçıyorum, bye...

29 Eylül 2009 Salı

PAMUKOVA NO.2


Hayatın yavaş aktığı yerler vardır. Koşturmacanın olmadığı, etrafın sakin, insanlarının dingin olduğu yerler. İşte Pamukova öyle bir yer. İçinde bulunduğum durum her bakımdan avuçlarımdan birşeylerin her saniye akıp gittiğini fısıldarken kulağıma bu "yavaş" kasaba iyi geliyor bana.
Geçen hafta okulların açılmasıyla beraber benim de yeni maceram start vermiş oldu. Pamukova Endüstri Meslek Lisesi, ilk görev yerim olan Esenyurt' taki Ali KUL ÇPL. gibi mesleki eğitim veren bir okul. Fakat burada meslek lisesinin anlamı büyükşehirlerdekine oranla daha farklı. Büyükşehirlerde daha çok "umutsuz vaka"lar meslek liselerine yönlendirilirken, bu ufak kasabada parlak öğrenciler de kısa yoldan meslek sahibi olabilmek amacıyla geliyorlar bu okula. Ortalama 20 kişilik bir sınıfta Pamukova'nın içinden gelen 15 öğrenci varsa kalan 5'i çevre köylerden gelen öğrenciler. Hemenhepsi terbiyeli, çoğu neşeli, birçoğu zeki, yeni birşey öğrendiklerinde mutlu olan, heyecanlanan çocuklar; daha çocuklar.


Psikoloji ve felsefe derslerine girdiğim okulda 10.sınıflarda sınıf mevcutları 35 leri bulurken 11' lerde bu sayı birden 17-20 lere düşüyor. "Okumayacak" olan öğrenciler, aileleri tarafından okuldan alınıyormuş. Sebebi tarlada çalışacak bir işgücünün eklenmesi zira çevredeki geçim kaynağı çoğunlukla çiftçilik.

Gündelik yaşantımda işini yarım yapan ve çok çabuk kabalaşabilen o kadar çok insanla karşılaşır olmuştum ki acaba bende mi bir tuhaflık var diye düşünüyordum. Bu önyargım da burada çöpe gitti. İnsanlar çok kibarlar. Bu izlenimimi paylaştığımda okuldaki bir çok öğretmen de bana katıldı. Nedenini ise Pamukova' nın göçe kapalı bir lokasyona sahip olması sebebiyle yerli halkın korunmuş olması olarak açıkladık kendimizce.
Ders programları tam olarak oturmadığından okulda bir koşturmacadır gidiyor. Dersliklerin yerlerini bile tam olarak öğrenemediğimden öğretmenler odasında pek fazla vakit geçiremedim.
Şimdilik izlenimler bu kadar. Çok yorgunum, bir de heyecanlı bir kitabım var elimde; gömülüp onu okuyup, gözkapaklarım ağırlaşmaya başlayınca da yakın mı uzak mı/ imkansız mı mümkün mü bilmediğim -belki de hiç bilemeyeceğim- hayaller eşliğinde mışıl mışıl bir Pamukova uykusuna balıklama dalacağım.

28 Eylül 2009 Pazartesi

MAKARNADAN MANTI


Mantıseverler fan club olsa herhalde üye olurdum. Eski işyerimde öğlenleri yemek yediğimiz şirin lokantada kendimi ödüllendirmek için koca bir tabak mantı yerdim. Her güzel yemek gibi mantıyı da bir çırpıda siler süpürürüm. Sonra hazırlanışının ne kadar zahmetli olduğunu düşünüp hayıflanırım.

Şimdi kullandığım yönteme çoğu bayan yabancı değildir. Ama ben Barilla ile ilk kez yaptım. Sonuç tatminkar olunca paylaşayım dedim.


Tarifimiz çok pratik:
250 gram kıymanın üzerine 1 soğan rendeleyip tuz-karabiber 1/3 çay bardağı su ekleyip yoğuruyoruz.

Sonra da deniz kabuğu şeklindeki makarnalarımızın içine tıkıveriyoruz.

Bu kadar basit yani...

Ben bir seferde gördüğünüz kutunun yarısını yaptım. Yarım paket 3 kişiyi doyuruyor. Kalabalıksanız kıyma ve makarna ölçüsünü x2 kullanınız.

Üzerine de şöyle sarımsaklı yoğurt, biraz da nane ve pulbiberle eritilmiş tereyağı...

SONUÇ: Tadından yenmez diye bitirecektim ama tersine bu tadından bir çırpıda mideye indirilir:))

27 Eylül 2009 Pazar

PREVEZE DENİZ ZAFERİ VE GÖKOVA UĞURLAMASI


Toplayın bavullarınızı! 5 aylığına evinizden, sevdiklerinizden uzak olacaksınız. Genelde gemi içinde yaşayıp, uzun zaman uzakta bıraktıklarınızla iletişim kuramayacaksınız. Bu süre içinde en büyük zevkiniz belki bir koşu bandında terlemek, belki kitap okumak ya da iyi demlenmiş bir çay içmek olacak.

Bu yolculuk biraz da tehlikeli olacak. Her an medeniyetten uzak, her türlü vahşete alışkın yetişmiş deniz korsanlarıyla karşılaşabilirsiniz. Zaten asıl göreviniz de onları püskürtmek.

Evinize Şubat gibi döneceksiniz. Döndüğünüzde eşiniz kilo almış, ya da vermiş, anne-babanız biraz daha yaşlanmış, aileden birileri öte dünyaya göçmüş, çocuğunuz ilk kelimelerini söylemiş, ya da ilk adımlarını sizsiz atmış olabilir.

Eğer eşiniz, dostunuz, çocuğunuz denizde görev yapan bir asker ise bunlara hiç de yabancı olmazsınız. Ama her seferinde de bu ayrılık çok acıtır yüreğinizi.


İşte bugün yaklaşık 300 asker yine böyle bir yolculuğa çıktı. Gökova Fırkateyni Aden' e Gölcük'ten helikopterler, aileler, yelkenler eşliğinde uğurlandı. Bugün aynı zamanda Preveze Deniz Zaferi'nin 471. yıldönümü. Tüm bunlar biraraya gelince, işte böyle görüntüler yakalandı objektife.


İyi Pazarlar herkese...














23 Eylül 2009 Çarşamba

BİLGİSAYARLARIN YANINA KAKTÜS


Zamanının çoğunu ofiste ya da evde, bir şekilde bilgisayar başında geçirenlerden misiniz?

Öyleyse size faydalı bir bilgi, şimdi hemen en yakın çiçekçiye koşup minik bir kaktüs satın alıyorsunuz, bilgisayarınızın tüm zararlı elektriğini/radyasyonunu emme görevini üstleniyor, sizi kötü ışınlardan kurtarıyor.

Yurtdışında birçok ofiste kaktüs-bilgisayar ikilisini birbirinden ayrı görmek mümkün değilmiş.

Bunu öğrenince ben de attım kendimi Koçtaş'a bir değil iki kaktüs alıp ektim hemen.
Son bir ipucu: Kaktüslerin daha çabuk büyüyüp serpilmeleri için küçük saksıda durmaları gerekirmiş, bunu birazcık geç öğrenmiş oldum:(
Umarım benim kaktüslerim de gepgeniş saksılarında rahattırlar...
İyi bilgisayarlamalar!

22 Eylül 2009 Salı

ETLİ KREP BOHÇASI


Bu yemeği ilk olarak annemlere iftara davet edildiğimizde yemiştim. Görüntüsü ve lezzeti süper olmuştu, aklımın bir köşesine not etmiştim.

Bayramın 1. günü Alper'in doğum gününe de denk gelince kardeşi ve eşi bize geldiler. Misafir varsa bayram yemeği hazırlamadan olmaz; bayram yemeği dediğin de şöyle ağır birşeyler olmalıdır.


Ertesi gün Dayımlarda yediğimiz binbir çeşit ziyafet sofrası kadar zengin olmasa da benim masam da doyurucuydu. Krep bohçalarım süper ama süper lezzetli oldu. Korktuğum başıma gelmedi, etler yumuşacık pişti, herkes ikinciyi istedi:)


Tarifi şöyle:

Yarım kilo kuzu etini yağlarından ayırıp küçük küçük sotelik kesiyoruz. Etleri düdüklüye atıp, üzerine 1 soğan doğrayıp, yaklaşık 2 yemek kaşığı sıvıyağ, bir kaşık da domates salçasıyla etler rengini değiştirene dek kavuruyoruz ( düdüklüyü henüz kapamadık).


Etlerin rengi değişince tuzunu ekleyip 1,5 bardak sıcak suyla yarım et bulyonu düdüklüye atıp kapağını kapatıyoruz. Etler 15 dk. sonra pişmiş olacaktır. Düdüklü tenceremizi açtıktan sonra 1 küçük boy garnitürü iyice yıkayıp etlerin üzerine boşaltıyoruz. Garnitürün etlerle özleşmesi için 5 dakikada bu şekilde kaynatmamız gerekiyor.


Bu işlemlerden sonra et yemeğimiz hazır. Sakın bu aşamada "nasıl olsa yemek oldu, varsın krepsiz olsun" diye düşünüp vazgeçmeyin. Asıl sırrımız kreplerde.


Krep malzemelerimiz de şöyle:

2 su bardağı süt, 3 yumurta, 2 su bardağı un, tuz, 2 çorba kaşığı sıvıyağ.
Bunların hepsini karıştırıp bildiğiniz üzere en geniş yanmaz tavanızda kreplerinizi hazırlıyorsunuz.


En zor kısmı kreplerin içine et yemeğini koyup, parçalamadan kapatıp tepsiye almak. Ben krepler açılmasın diye her yanına kürdanlar batırdım. Orjinalinde yani annemin yaptığında sadece domates dilimini krepin üzerine tutturmak için 1 adet kürdan batırılıyor.


Resimde sağ üst köşede göreceğiniz üzere katladığım ilk krep patladı, acayip panik oldum. Neyse ki sonraki ve sonraki daha iyiye doğru evrildi. Tabiiki misafirlere en düzgünleri verildi ;)
Son olarak içine etleri koyup kapattığımız kreplerimizin üzerine birer dilim domates kapadıktan sonra fırına veriyoruz. Kreplerin içine koyduğunuz etlerin susuz olmasına dikkat edin yoksa kreplerin aşırı yumuşamasına sebep olabilirler. Tepsiye et suyumuzu döküp üzerindeki domatesler gevşeyinceye kadar fırında tutuyoruz. (Yukarıdaki resim krepler fırına verilmeden önce çekildi aman yanıtmasın!)


Yemeğimiz 6 kişiliktir. Obur misafirleriniz varsa tarifteki ölçüleri 2 ye çıkartın.
Afiyet olsun!!

18 Eylül 2009 Cuma

SİNİRLİ MİSİN? PEKİ NASIL RAHATLARSIN?

Kadınların sinirlenince yatışmak için yaptıkları bazı eylemler vardır.

Kimisi yemek yer, yatışmasının tek yolu onu mutlu edecek birşeyleri mideye indirmektir. Böyle sinirlenince oturup bir ekmeği bilinçsizce kemiren bir arkadaşım vardı, bilir o kendini :)

Ben sinirlendiysem iştah-miştah kaçar...


Kimi kadın alışveriş yapar çılgınca. Birisi gerdiyse onu, atar kendini en yakın AVM' ye; takar takıştırır, giyer çıkartır, elinde poşetlerle eve dönünce ondan mutlusu yoktur. Böyle arkadaşlarım da vardır, çokturlar; ben mutsuzsam alacak hiç birşey bulamam...


Kimi kadın kuaföre atar kendini saç rengini değiştirir, olmadı kestirir, en basitinden bir fön çektirir, ohh şimdi rahatlamıştır. Kuaförünün sihirli parmakları keyfini yerine getirmiştir. Bu tarife uyan bir komşumuz var. Saçları bir gün kırmızı, bir gün turuncu. Ben kırk yılın başında tırnaklarımı kemirerek giderim kuaföre; değişikliğe pek açık sayılmam...


Kimi kadınsa tüm bunların dışında bulur deşarj olma yöntemini, diğerlerinden daha farklıdır, eziyet verir, yorar. Ne midir bu yöntem? Temizlik!
Biraz eziyetlidir ama can hıraş yapılan bir ev temizliğinden başka beni daha da rahatlatan bir şey yok galiba...

Biraz tuhaf kabul ediyorum. Yemek yiyince mutluluk hormonları devreye girer, alışveriş herkesi mutlu eder, kuaförden çıkan kadın bilir iltifat alacağını; pekiii ev temizliğine girişmek de neyin nesidir allah aşkına?

Ben böyle bir tipim işte... Sinirlendim mi, moralim mi bozuk, gelsin Cif'ler, gitsin Domestos'lar. Gözüm döner, tek bir saç teline düşman kesilirim.

Bugün de temizlik modundaydım, en son kendimi de paklayıp koltuğa yığıldım...
Anladınız siz, rahatladım:))


16 Eylül 2009 Çarşamba

VİŞNELİ PASTA SEVENLER, BURAYA!


Vişne ile olan aşkım yanında çikolata da varsa doruk noktalara ulaşabilir...
Yine bir geceyarısı tatlı krizi, bu sefer Alper'le pazarlık yapıyorum.


"-Alper, 22.00'de buz gibi çikolatalı -vişneli pasta yemek ister misin?"


Akşam 20.00' den sonra birşey yememeye özen gösteren kocam temkinli davranıyor, seninkinden alırım diyor, -yok öyle yağma, yiyeceksin diye zorluyorum, pes ediyor.

İşte kendime bir suç ortağı da buldum ya, hevesim yerine geldi!


Vişnenin en bol zamanında çekirdeklerini ayıklayıp buzluğa attığım poşetlerden 1 adet indiriyorum hemen. Hazırda pastataban da var, tek yapmam geken çikolatalı sos pişirip pastabanın arasına ve üzerine dökmek...


Birazcık daha ayrıntı vermem gerekirse, gerekli malzemeler:


Yaklaşık 1 bardak çekirdekleri ayıklanmış vişne (zamanında buzluğa koymayanlar konservesini bulabilir.)
1 adet muz
1 paket çikolatalı sos
1 adet kakaolu pastaban
1 kaşık neskafe
1 su bardağı süt.


Malzemeleri böyle sıraladığıma bakmayın, bu tamamen atmasyon bir pasta...


Çikolatalı sosu paket üzerindeki tarife göre pişiriyoruz. Sonra pastabanın ilk katını 1 bardak süte eklediğimiz 1kaşık neskafe ile ıslatıp vişneleri bu kata yayıp, üzerine de çikolatalı sosumuzun bir kısmını döküyoruz. İlk kata koyduğunuz vişneler de suyunu bırakacağından bu ilk katı sütle ıslatma işlemini kısa kesebilirsiniz.


Yandaki resimde ilk katın dumanı üzerinde çikolata sosu dökülmüş halini görebilirsiniz.


Pastabanımızın ikinci katını koyup yine neskafeli sütümüzle ıslatıp bu sefer 1 adet muzumuzu dilimleyip muzların üzerine dikkatli bir şekilde çikolatalı sosumuzun kalanını döküyoruz.


Tabii ki ben çikolatalı sos tenceresini sıyırırken nefsimi körledim; her zamanki gibi yemek yaparken doydum.

Tatlı krizine girmeye müsait bir bünyeye, eşe, çocuğa vs... sahipseniz bu malzemeleri evden eksik etmeyin derim.


Benden söylemesi!

14 Eylül 2009 Pazartesi

DAHA DA SAÇIMI BOYATMAM!

Yazın başında can sıkıntısından saç rengimi değiştireyim dedim, büyük hata ettim. Saç rengini açmak için kullanılan maddenin saçımı ıslandığında "karışık bir ip yumağı" haline döndüreceğinden habersizdim.

Bir sürü şampuan-saç bakım maskesi- kremler bana mısın demedi. O saçlar yıkayınca tepemde düğümleniyor, açmak için uğraşırken kolum yoruluyor.


Saçlarım bana küstü, banyo da kabusum haline geldi.
Nerede benim o ipek gibi yumuşacık, halat gibi sağlam saçlarım???

Artık saçlarıma çok iyi davranıyorum, kıymetini yeni anladım zira.


İnternetten baya bir araştırdım saç dökülmesine karşı etkili bu şampuanı buldum. Bakalım kullandıktan sonra işe yararsa söylerim. Bu arada sizin de kullanıp memnun olduğunuz şampuanlar varsa paylaşabilirsiniz.


Ama bir daha saç rengi açtırmak mı? Büyük laflar etmeyi de sevmem lakin; daha da saçımı boyatmam!




10 Eylül 2009 Perşembe

BUGÜN

İnsanoğlu bu umutsuz yaşayamıyor. Bazen öyle bir olay yaşıyorsun ki kendine yakın bir hedef koymadan hayatta tutunamayacağını hissediyorsun. Ve başlıyorsun o dala sımsıkı tutunmaya. Yaptığın her davranışta, aklına gelen her espride, yediğin her güzel şeyde ya da paylaşmaya fayda gördüğün her güzel varlıkda önce o tutunduğun dal geliyor aklına... Ancak ondan sonra, onu düşündükten sonra o espriye gülebiliyor, ancak o aklına geldiğinde o paylaşılası güzel şeyler anlam kazanıyor.


Gün geliyor ak sakallı dedeler rüyalarına girip tuttuğun o dalın sağlamlaşmasını sağlayan tılsımlar fısıldıyor kulağına, daha çok inanıyorsun.


Yüksek yüksek duvarlarının içinde o umudun krallığı yükseliyor.


Sonra gün geliyor. Tüm o acılara katlanmana yardımcı, o her kötü anda, her kabusta tutunduğun o dalın ellerinden kayıp gittiğini, belki de hiç bir zaman varolmadığını görüyorsun.

Yıkılıyorsun...


İşte öyle yıkıldım bugün,
hüznüme de geçmiyor sözüm.


PAMUKOVA NO.1

Eveeet sıkı durun! Kadrolu öğretmen olarak atandığım Sakarya'nın Pamukova ilçesiyle ilgili izlenimlerimi aktaracağım yazı dizime başlıyorum!!!

Fotoğraf çekmedim ama artık siz etrafı dağlık ortası bağlık bir ova hayal edin. Hatta şu yandaki resim hayalgücünüze yardım etsin birazcık.


Pazartesi günü Alper'le beraber ilçeye gidip öğretmenevine yerleşmiştik. Ertesi sabah Alper erkenden yola çıkıp işe gidince ben bilmediğim ve kimseyi tanımadığım bu avuçiçi kadar kasabada kaldım bir başıma.

Yabancı yerde uyku problemi çeken ben zombi gibi yataktan kalkarak hazırlanıp hemen öğretmenevinin bitişiğindeki okula doğru yola koyuldum.

Gerekli evraklar alındı-verildi. Kısa bir tanışma-durum değerlendirme faslından sonra, "eh ben gidebilir miyim artık?" şeklinde yanlış bir soruyla müdürün yüreğini hoplattım. Otomatikman "daha yeni geldiğim, biraz yüzümü görmeleri gerektiği" söylenerek Pamukova'ya çakılı bırakıldım. Tamam biliyorum ben de çok şey istiyorum. Ama benden istedikleri herşeyi -yıllık planlar- zümre toplantı tutanakları vs..- çarçabuk hazırlamıştım oysaki. Benim bir excel ve word kurdu olduğumdan haberleri olmadığından bu performansı beklememiş olabilirler:))

Kaderime razı oldum, tam boynum bükük kalakalmışken imdadıma iyilik meleğim Fatma Hocam çıktı. Müdür Yardımcısı olan bu bayan önümüzdeki günlerde Pamukova'daki yol göstericim olacak gibi görünüyor. Beni aldı ve Pamukova'yı tanıtma görevini üstlendi.

İlk durağımız bir kız öğrenci yurdu oldu. Emekli bir öğretmenin işlettiği yurtta Sakarya üniversitesi Pamukova Meslek Yüksek Okulunu kazanan öğrenciler kalıyor çoğunlukla. Yeni-modern bir bina olan bu yurtta tek kişilik oda, kahvaltı-akşam yemeği-güvenlik görevlisi-kablosuz internet bağlantısı vee tüm Pamukova manzaralı bir teras bile bulunuyor. Öğretmenevinde sürekli kalmamın huzur ve güvenlik açısından problem olacağına karar verip bu yurtla anlaştık.

2. durağımız devlet hastanesi. Fatma Öğretmenin eşi de burada doktor. Evet doktorum da var burada:)) Hazır gelmişken devamlı kullandığım bir ilacı yazdırdım hemen. Ardından bana en sevdiğim tıbbi malzeme eşantiyonlarından hediye eden süper bir eczaneyle tanıştım.


Öğlen 2'de tüm bu işler yapılmış ve Pamukova adım adım gezilmiş ve bitmişti:)) Bu arada tüm bu işleri hiç bir araca inip binmeden hallettiğmi söylemem gerekiyor. Artık kasabanın büyüklüğünü siz hayal edin...Burada boş vakitlerimin çok olacağının kesin olacağını düşünerek öğretmenevine dönüp geçtim TV'nin karşısına. O da ne? Trakya ve Silivri'yi seller götürmüş.



Çocukluğumuzdan beri biliriz ki Silivri' de yağmur yağdı mı ayrı bir coşkuyla yağar. Ama bu seferki daha başka, arabaları sürükleyip ağaçları sökmüş; evleri önüne katıp götürmüş. Hemen Silivri'de yazlıkta olan Teyzemi aradım, elektrikler kesik olduğundan TV izleyemediklerini ama site biraz eğimli olduğundan sel sularının denize aktığını söyledi de yüreğime su serpildi. Sonra başka bir işim olamadığından akşama kadar sel haberlerini izleyerek kafayı yedim. Bu arada Pamukovada'da gök gürlemeye başlamaz mı... Sakarya nehri de yakınlarda... Eyvah!


Neyse ki yağmur 2 saat yağıp durdu ve seller götürmedi, ertesi gün oldu, yine okul. Bu sefer Ortalama yükseltme sınavlarında gözetmenlik görevim var. Dönem içinde kullanacağım kitapları alıp okuldaki dolabıma yerleşiyorum bir parça. Derken müdür insafa gelip, "yağmur bastırmadan sen gidebilirsin" diyor. Yuppi!!! (tabii ki bu nida içimden atılıyor:))


Vee evdeyim. Hemen yatağa girip uzun bir uyku çekiyorum. Galiba Pamukova'ya da alışıyorum...


2 Eylül 2009 Çarşamba

GRAN TORİNO VE 11 DAKİKA

İşte geldim buradayım!


Yokluğumu dizüstü bilgisayarım sayesinde farketmediniz belki ama 1 haftadır evden uzaktaydım. Döndüm, dönerken yanımda bir güzel film ve kitap haberi getirdim.


Daha önce de belirttiğim gibi evde uzun süre televizyon karşısında oturup film izleme konusunda başarılı değilimdir. Daha çok Dizi Max' te dizi ya da kısa kısa zaplayabileceğim söyleşi-haber-müzik kanallarına takılırım.



Hal böyle olunca da eğer bir film beni baştan sona ekran karşısına kilitlilemeyi başarıyorsa anlayınki izlemeye değerdir. Yoksa sinemada bile olsam farketmez yarısında bırakabilirim. Bu kadar lafın üzerine tahmin ettiğiniz gibi muhteşem bir film önerisi gelecek.



Gran Torino, 2008 yılında vizyona giren bir Clint Eastwood filmi. Walt Kovalski adında bir Kore gazisini canlandıran aktör, yan komşuları çekik gözlü Mong'larla tanışınca yıllardır özenle sakladığı yumuşak karnından vuruluyor. Oğulllarına yapmayı başaramadığı "rol modelliği" görevini yeniyetme Tao üzerinde uyguluyor; hem de büyük bedeller ödeyerek...



Filmi izleyeceğinizi düşünerek daha fazla anlatmıyorum.




Gelelim bir kitap önerisine. İtiraf ediyorum uzun zamandır başladığım kitapların sonunu getiremedim. Derken haftasonu elime bir Coelho kitabı geçti ve ilk sayfasından itibaren beni içine almayı başardı.



Başarılı yazar Paulo Coelho'nun Simyacı (okumayan kalmamıştır herhalde), Veronika Ölmek İstiyor ve Portobello Cadısı kitaplarını okumuş, çok da beğenmiştim.


On Bir Dakika ise, Coelho' nun doğduğu ülke Brezilya'da başlayan dünyanın en eski mesleği üzerinden aşkı anlatan bir roman.



Güzeller güzeli Maria, büyük umutlarla geldiği karlar ülkesi İsviçre' de hayal ettiği o büyük aşkı bulabilecek mi? O aşkı ararken hangi tuzaklara düşecektir? Gerçekten de en önemli karşılaşmalar bedenler daha birbirini görmeden ruhlar tarafından mı hazırlanır?
Tüm bu emek-çalışmalar-amaç o malum on bir dakika için midir yoksa hayatta aradığımız daha farklı bir anlam mıdır?


Hele kitabın sonunda bu öykünün gerçek bir yaşam hikayesinden alındığını duyunca neredeyse kitabı okumaya baştan başlayacaktım, neyseki durdurdum kendimi... Vay be! dedirten sahne ise Maria'nın peşinden Paris'e giden ilk uçağa atlayıp elinde bir demet kırmızı gülle onu havaalanında karşılayan Ralf oldu.

Hem izleyin, hem de okuyun, pişman olmazsınız...

1 Eylül 2009 Salı

YELKEN YARIŞLARI

Hava durumu bugün adeta "eylül ayına girdik; toparlanın, kış geliyor!!" diyor. Gri bulutlar, çisildeyen yağmur, herşey bana sonbaharı çağrıştırıyor.


Haftasonunu da kapsayan uzun bir İstanbul molası verdim. Molam yarın sona eriyor, eve dönüş yolculuğu başlıyor. Sağlık-mezuniyet-alış/veriş amaçlarını taşıyan bu molaya tesadüfen bir de yelken yarışları dahil oldu. Bugün lafı fazla uzatmadan belki de İstanbul'un son yaz gününde
Fenerbahçe' de denk geldiğimiz bu yarıştan bir kaç fotoğrafla selamlıyor, ve de gidiyorum.
.
Nereye mi? Pamukova'ya...


Okullar öğretmenler için açıldı bile, bense haftaya başlayacağım. İçimde her zamanki bilinmeyenin verdiği huzursuzluk, yine yollara düşeceğim.



Pamukova'nın her bir köşesini tanıdıktan sonra da sizlere tanıtmaya çalışacağım. Belli mi olur? gün olur lazım olur!!