31 Aralık 2010 Cuma

KAL 2010!

"Git 2009" demiştim bir önceki yeni yıl yazımda. Acaip şeyler yaşamıştım, dünyayı ve hayatımı bir çuvala koyup en yakın duvara fırlatma isteği haiz olmuştu içimde. Ama 2010 öyle mi? Asla!!!

Sevgili 2010 ilk günlerinde minik meleğimi müjdeledi bana. Sonra 2010 da tanıdığım insanlar, giriştiğim işler hep olumlu sonuçlar doğurdu. Herşey yolunda gitti yani.


İşte tam da bu yüzden gitsin istemiyorum 2010. Havada günlük güneşlik mübarek 31 aralık değil de 31 mayıs sanki!!!


Neyse kısa keserek 2011' e bir kaç mesaj yolluyorum; Uğursuzluk yapma, uyumlu ol, tatlı tatlı konuş sen bilirsin de!


Acilen kaçıyorum hindiyi fırına vermem lazım.


İyi seneleeeer!!!!


29 Aralık 2010 Çarşamba

KESTANE KEBAP YEMESİ SEVAP

1999' da üniversiteye hazırlanırken şubat tatilinde İstanbul' daki kankama kalmaya gitmiştim. Yağmurlu bir günde İstiklal' de gezerken sıcacık kestanelerden almış, damağımızı yaka yaka yemiştik. Şimdi kışın nerde sokak kestanesi görsem alırım.
Evde bir türlü olmuyordu işte! Türlü çeşit yol denedim, sokaktakiler gibi olmadı. Çözüm yanı başımdaymış, görmemişim.

Annem tarif etti. Ben de yaptım.


Önce iyice yıkıyoruz kestanelerimizi. Sonra bombeli yerlerinden çiziyoruz. Çizmeyi kolaylaştıran anahtar, maket bıçağı. Bombeli yerler boydan boya çizilecek burası önemli. Sonra kestanelerin üzerine kaynar suyu üzerlerine çıkacak kadar döküp 30-40 dk. bekliyoruz.


Sonra bombeli yerler yukarı bakacak şekilde fırın tepsisine dizip, fırının ızgara kısmını yakıyoruz. Kestaneler 30 dk. sonra hazır.

Valla oldu. Ben Ece' yi beslerken Alper de beni besledi; kestaneler mideye indi!

28 Aralık 2010 Salı

ECE' NİN BLOGU


Bizim bebek Ece tutturdu ben de blog isterim diye. Adını da "Karabiber Tanesi" koydu.

Ee bebek isterse gel de yapma...

Bizim kızın maceraları da bundan böyle burada...

Bence izleyin, yoksa çok kızabilir kendisi...

18 Aralık 2010 Cumartesi

MUTSUZ YUMURTA

Bu mutsuz yumurta, keyfimin yerine gelmesi için tarafımdan yapılmıştır, lakin o da bir keyifsiz görünmüyor mu sizce de?


Yumurta da şaşkın bu duruma...

15 Aralık 2010 Çarşamba

ECE' NİN SEVDİKLERİ -evdeki yardımcılarım-

Doğum yapmadan önce gerek kıyafet, gerek oyuncak, gerekse ıvır zıvır satın alma konusunda -sanki hepsi çok ama çok lazım olacakmış gibi- bir satın alma isteği, bir satın alma isteği...

"Al al al al deli gibi deli gibi saç saç saç saç" moduna girmek işten bile değil. Bir çok anne bunu yaşamıştır sanıyorum. Ece bu cuma 3 aylık olacak. Şimdi huzurlarınızda Ece' nin en sevdiği ve evde yalnızken onu oyalama bakımından en çok işime yarayan materyaller geliyor,


İlki ana kucağı ve oto koltuğunu da monte edebildiğimiz bebek arabamız. Havalar güzel giderken gezmeye bile çıktık biz. Şimdi evde Ece onun içinde dolaşmak, oturmak ve uykuya dalmaktan çok hoşlanıyor. Bu açıdan Maxi Cosi oto koltuğu pozisyonu itibariyle anne karnındakine en yakın duruşu sağlıyormuş. Yine de minik Ece'miz 2 aylık olana kadar pek rahat edemedi. Ancak 2,5 aydan sonra neredeyse kucağımızdankinden daha rahat ediyor diyebilirim bu arabasının içinde.

2. sırada titreşimli minik kaplanı var. Onu görünce hipnotize olmuş-çok şaşırmış gibi bakıyor, sonra gülücükler saçarak kaplanıyla konuşmaya başlıyor. Alper "sanırım bunu kardeşi sanıyor" diyor...
3. sırada ise egzersiz arkadaşları bulunuyor. Dokunduğunuzda müzik çalıp ışıklar saçan bu alet, bebek sırtüstü yatarken başka, yüzükoyun yatarken başka pozisyon alabiliyor.

Şimdilik numaralarımız bunlar. Evde onu oyalamak için en çok işime yarayanlar. Büyüdükçe başka başka yardımcıları da tanıtmaya devam edeceğim...

ROTA VİRÜSÜ AŞISI

Gün geçmiyor ki yeni bir virüs hayatımıza girmesin. Rota virüsü de bunlardan biri...

2 yıldan beri tüm bebeklere yapılması önerilen bir aşı. Henüz sağlık bakanlığının aşı takvimine girmemekle beraber, çocuk doktorları üzerinde hemfikir olduğundan yapılması öneriliyor.

Peki nedir bu rota virüsü?

Daha çok kış aylarında çoğalan ve nesnelerin üzerinde yaşayabilen bir virüs. Şiddetli ishal ve kusmaya sebep oluyor; hastanede serum tedavisine başvurmaya kadar götürebiliyormuş.

Ece' nin doktoru yapalım dedi, yaptırdık. Ateş yapmamakla beraber, aşıyı takip eden 2 gün iştahsızlık-huysuzluk ve çokça uyuma isteği oldu Ece' de. Yan etkisi yok dense de ben şahsen bunları gözlemledim.

Aşı, bebek 60 günlük olmadan ağız yoluyla veriliyor, 2 ay sonrasında ise bir dozu daha var.

Fiyatı 145 tl.

Yaptırmadan önce tereddütlerim vardı, ancak Beril ve Ben blogunda Beril bebeğin aşı olmasına rağmen rota virüsünü kapması ve hastalık sürecini okuyunca iyi ki yaptırmışız dedim. Aşı olmasına rağmen böyle ağır geçen bir hastalığın, aşısız nasıl seyredeceğini düşünmek beni ürküttü.

Daha fazla uzman bilgisi için tam şuraya bir tık!

13 Aralık 2010 Pazartesi

BÜYÜLÜ DAĞ

Son 1000 yılın en sıcak yazında hamile olan ben, bugünlerde klimalı yatak odama kapanıp, kah sağa kah sola devrilip, o kanal senin bu kanal benim gezinip, olmadı kitap okuyup yemek yiyip, gün içinde hafif şekerlemeler yaparak (şimdi kulağa daha bir büyülü geliyor) geçirdim bu dönemi...

Thomas Mann' ın Büyülü Dağ serisini de o zaman okumuştum. Nobel ödüllü yazarın Buddenbrooklar kitabına başlamış, sonunu getirememiştim. Ama İsveç' in karlı yamaçlarında geçen Büyülü Dağ serisi yazın sıcak günlerinde beni aldı götürdü.



Öyle "şimdi ne olacak" tarzında sürükleyici olmamakla beraber uzun tasvirleri, ayrıntılı tanımlamaları ve uzun uzuun dönem olaylarının eleştirisiyle beraber kahramanımız gemi mühendisi Hans Cartorp'un hayatına hakim oluyoruz.


Platonik aşkların en sancılısından birini yaşayan Hans Bey, sadece kuzenini ziyaret için gittiği sanatoryumda kendinin de en ağırından zatürre olduğunu öğrenmesiyle beraber uzun yıllarını burada geçiriyor. Soğuk kış günlerinde ne okusam diyorsanız, ve de uzun uzun vaktiniz ve de kaygısız bir zihniniz varsa iyi gider diye düşünüyorum. Aksi takdirde biraz ağır kaçabilir kanımca...

12 Aralık 2010 Pazar

MIŞIL MIŞIL BİR UYKU İÇİN...

Ece uykuya daldı, ben de yorgun argın yatağa uzandım, düşünceler kafamdan geçiyor, uyku beni çağırıyor, o da ne? Fırk fırk bir ses, Ece horluyor olabilir mi? Yok canım el kadar bebek, ama çıkardığı ses inanılmaz, derken o da kendi sesine uyanıyor. O gece aralıklarla tuhaf sesler eşliğinde uyamaya çalışıyoruz. Sabah sütünü emerken aynı problem bebeğimin burnu tıkanık! Araştırmaya başlıyorum. Bebeklerde burun tıkanıklığının başlıca 3 sebebi olurmuş. Üşütme ve alerji sebepleri dışında burun tıkanıklığının bir diğer nedeni ise ortamdaki nem miktarının azalmasıymış.

Ayrıca bebeklerin östaki boruları dik konumlandığından ve burun kemerleri dar olduğundan burun tıkanıklığı beslenme sorunlarına ve başka önemli sorunlara da yol açabilirmiş.


Üşütme ve alerji şıklarını eleyerek nem miktarına kafayı takıyorum.


Çünkü daha önce böyle bir sorunumuz yokken hava soğuyup kaloriferler delice yanmaya başladığından bu yana gün yüzüne çıktı.


Hooop internetten bir sipariş şimdi soğuk buhar makinemizle burnumuz açık, keyfimiz yerinde.


Ayrıca sadece bebekler değil, kışın sık sık bademcik enfeksiyonu geçirenler, üst solunum yollarıyla başı dertte olanlar için de bir buhar makinası uyku kalitesini yükseltecektir diye düşünüyorum.


Şahsen kışın hatır hutur kuruyan cildim bile biraz rahatladı diyebilirim. Buhar makinamız Weewell marka. 2-4-6-8 saat seçenekleri ile otomatik kapanma, ya da ortamdaki nem miktarına göre kendiliğinden devreye girme, uzaktan kumanda ve sessiz çalışma özelliklerine sahip.


Ben memnun kaldım. Duyurulur...

LAZANYA

Tadı hala damağımdayken paylaşmak istedim. Dün lazanya pişirdim. Açlıktan gözüm kararmaya başlamıştı bu yüzden fırından çıkar çıkmaz mideye indirmiştim. Bugün dinlenmiş şekilde ısıtıp yiyince daha çok hoşuma gitti.

Şimdi lazanya hakkında birkaç ipucu;

Marketlerde genelde Barilla marka satılıyor. Ben başka marka denemediğim için diğerlerini bilemeyeceğim fakat barilladan memnun kaldığımı söyleyebilirim. Yapılışı kutu üzerinde mevcut, aynen uyguladım, falso vermedi.

Beşamel sos için evde Knorr' un hazır paketi vardı, onu kullandım. Ancak siz siz olun lazanya yaparken beşamel sosunuzu çok daha sıvı tutun. Normalde 750 ml. süt kullanılırken ben 1,5 kiloya yakın sütle pişirdim.

Ayrıca çok açken yapmayın, çünkü asıl lezzeti fırından çıktıktan 30 dk. sonra oturuyor, dayanamayıp mideye indirirseniz benim gibi, yana yana ne yediğinizi fark edemeyebilirsiniz....


Ne pişirsem diyenlere duyurulur....


4 Aralık 2010 Cumartesi

TATLI TATLI KURABİYELER YAPTIM

Evlilik yıldönümümüz münasebetiyle düzenlenen şenliklerin bir ayağı, sabah kahvaltı masasını sürpriz bir şekilde süsleyen kurabiyeler olacaktı ki Alper, vakitsiz bir yıllık izin alınca planlar alt-üst oldu, kurabiyeler -sürprizi kaçmasın diye- ışık hızıyla daha erken yapıldı. Kurabiyeler erken yapılınca, kutlamalar erken başladı, gördüğünüz kurbiyelerin yarısı mideye indi.

Blogu takip edenler Loli' nin Kurabiye Fabrikası ve Ece' nin doğum kurabiyelerinden haberdardırlar.

Cabbar kızlar Gökçe ve Ceylan Loli ile kurabiye yapmayı öğrendiler, bana da tarif ettiler. Ortaya bu güzeller çıktı...

Tabii ki benimkiler ekstra amatörce, yaratıcılıktan epeyce uzaklar. Ancak tatları güzel oldu. Birazcık daha profesyonel kalıplara ihtiyacım var sadece. Artık özel günlerde bol bol yaparak kendimi aşarım diye umuyorum.


Nazı geçen arkadaşlarımdan sipariş de alabilirim:))

30 Kasım 2010 Salı

TCHİBO' DAN KUZU KEK

Bu aralar şeker hamurundan kurabiye yapmaya sarmak üzereyim. Malzemeleri internet üzerinden tamamlıyorum. Harf baskı setini almak için Tchibo' nun internet sitesinde gezinirken bu kuzu şeklindeki kek kalıbını da sipariş vermiştim.

Kek kalıbıyla beraber, kalıba uygun bir tarif de geldi. Hemen denedim. Tariftekine ek olarak kuru üzüm de kattım. Üzümün biri git, kuzunun gözüne denk gel! Cuk oturdu yani:))
Sonuç başarılıydı. Kuzuyu yedik bitirdik. Normal bir kek boyutunun neredeyse yarısı kadar oluyor. Zaten yaptığım kekler 2. gün bitmediyse sürünmeye mahkum oluyorlardı. O açıdan boyutun küçük olması mantıklı geldi.


Çocukları oyalamak için, ya da doğum günlerinde, bir davete giderken götürmek için de eğlenceli bir şekli var bu kekin. Biz çok sevdik...

25 Kasım 2010 Perşembe

AŞI VE ATEŞ

2. ay aşılarımızı olduğumuz bu hafta, benim için anneliğin anlamını daha bir kavradığım hafta da oldu aynı zamanda. Salı günü karma-1 ve pnömokok bugün ise verem aşısını vuruldu Ece.


Karma-1 ve pnömokok kas içine yapılıyor; fakat verem aşısı özel bir teknikle deri altına uygulandığından vuran hemşirenin bu konuda tecrübe sahibi olması şart. Aşılarını vuran hemşiremiz aynı Serra Yılmaz. Yaşının verdiği tecrübe ve pozitifliği de cabası. Bu açıdan şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. Aşıları vururken hangi aşının ateş yapacağını ve bizim neler yapmamız gerektiğini anlatan Serra Yılmaz hemşire' nin söylediklerini yükselen ateşi karşısında paniğe kapılıp 2 kez doktorunu aradığımda doktoru da teyit etti.


Bebek bekleyenler ya da 2. ay aşılarını vurduracak olanlara faydalı olabileceğini düşündüğüm için şu bilgileri paylaşmak istedim:


2. ay aşıları karma-1 ve pnömokok. Verem aşısını ise bebek 90 günlük olmadan yaptırmak gerekiyor. Sağlık ocaklarında 3 aşıyı da aynı gün uyguluyorlar ve bunda bir sakınca yok. Pnömokok aşısı en çok ateş yapan aşı aynı zamanda. Salı günkü aşılarından sonra eve gelir gelmez bir yarım fitil koydum buna rağmen akşam 19 civarı ateşi 37,4' e çıkınca bir yarım fitil daha koydum. Ancak hemşiresi ve doktoru ısrarla ateşi 38' e çıkmadan fitil vermemek gerektiğini söylediler. Bebeğin immün sisteminin gelişmesi için bu ateşi tolore etmesi gerekiyormuş. Salı 19' dan sonra ateşini saat başı ölçtüm. 37.6 ' ya kadar çıktı ve sonra düşmeye başladı. Bir daha da fitil uygulamadım. Zaten parasetemol içeren ilaçların aşının etkinliğini de azalttığı söyleniyor.


2 hafta sonraki doktor kontrolünde rota virüs aşısını olacak. Bu aşı ise ağızdan damla şeklinde verildiğinden en azından canı yanmayacak.


Yazının başında söylediğim gibi annelik endişesini ilk kez bu kadar yoğun yaşadım. Altı kirli iken ya da karnı açken neyse de, bebeğinizin ateşi varken ve halsiz-keyifsiz kuzu gibi yatarken anne yüreği dayanmıyormuş meğer...


Anne olunca anladım...

23 Kasım 2010 Salı

GAZLI BEBEK

Genel olarak sakin bir bebek tablosu çizen Ece' miz bazen çıldırıyor. Öyle bir çığlık atıyor ki titreşimle yansıtma özelliği olan saatimiz kendiliğinden çalışıyor.

Sebebi gaz. Genelde sabah 6 dolaylarında başlayıp 8 civarı son buluyor. Sabah 8.30 gibi mışıl mışıl uykuya dalan Ece' yi yatırıp kahvaltı eden ben, güne bir hayli erken başlamış oluyorum.


Neyse bu düzene alıştım artık. Beni üzen bebeğimin canının yandığını bilmek ve elimden pek de bir şeyin gelmemesi. Ece'yi dizime yatırıp sırtını ve poposunu sıvazlıyor, şayet yeni emmediyse karnına masaj yapıyorum. Bazen de Alper' in kollarında evi tavaf ederek rahatlıyor. Ancak bu düzeni değiştirecek bir video izledim sanırım. Bir gaz çıkarma masajı var ki gazla beraber bebeğin canını da çıkarması mümkün görünüyor. Laf aramızda ben azıcık hafifletilmiş şeklini uyguladım ve sonuç inanılmaz! Bir mucize ile her harekette bir pırt!


Şahsen bir pırtlama beni ancak bu denli mutlu edebilirdi:) Şimdi bebiş rahat rahat uyuyor. Masajı merak edenler buraya!!!


MERCİMEK SALATASI

Yeşil mercimek-taze soğan ve dereotu' nun ortak özelliğini bilenler parmak kaldırsın!

Üçünü de afiyetle yememin dışında bir özellikleri daha var ki şu aralar beni çok alakadar ediyor. Evet açıklıyorum: Bu 3 besin malzemesi anne sütünü de arttırıcı özelliğe sahipmiş. Hal böyle olunca şu aralar hem lezzeti hem faydası hem de yapımının pratik olması dolayısıyla sıklıkla yediğimiz bir salata tarifi vermek istedim:


1 bardak yeşil mercimeği bol suda haşlıyıp kara suyunu süzüyoruz. 1 bardak pirinci de 1,5 bardak suda -yağsız,tuzsuz- pişiriyoruz. Başka bir tavada piyazlık doğradığımız bir kuru soğanı karamelize oluncaya dek kısık ateşte eritiyoruz. Kıvama gelen soğanlarımızın üzerine rendelediğimiz 1 adet havucu da suyunu bırakıp tekrar çektirene kadar ekleyip pişiriyoruz. Mercimek-pirinç-ve soğan-havuç karışımımızı genişçe bir salata kasesine aktarıyoruz. İnce doğradığımız 3-4 taze soğan, dereotu, kekik, nane, tuzunu ekleyip, göz kararı saf zeytinyağını da gezdirip güzelce karıştırıyoruz.


Yağsız-tuzsuz hiç bir tadı olmayan mercimek-pirinç-soğan üçlüsü içine giren baharatlarla nefis oluyor.


Baharat yolu uğruna çağlar önce yapılan tehlikeli yolculuklar ve savaşları anarak bu leziz salatayı mideye indiriyoruz...

11 Kasım 2010 Perşembe

BEBEK MOBİLYASI

Bebek mobilyası almadan önce bebeğinizin hangi odada yatacağına karar vermeniz gerekiyor. Bizim biri büyük biri küçük 2 müsait odamız vardı. Ancak oturduğumuz şehrin dışında yaşayan aile üyelerimiz çok olduğundan büyük misafir odamızı bozmadık, küçük olan Alper'in giyinme ve ütü odamızı Ece için hazırlamaya karar verdik.


Daha önce yaşadığım kayıp dolayısıyla bu hamileliğimde doğumdan önce hazırlık yapmamaya söz vermiştim kendime. Nitekim ilk 7 ay hiç ama hiçbir şey almadım da. 30. haftadan sonra mobilya bakmaya başladık ancak gönlüme göre bir şey bulamayınca , "nasıl olsa doğum için İstanbul'a gideceğiz o zaman bakarım" diye düşündüm.

Ve doğumdan 1 gün önce Modoko'ya gidip Çocuk Kalbi Mobilya'dan siparişimizi verdik. Tabii ki anlattığım kadar kolay olmadı, bu takımı buluncaya kadar göbeğim çatladı. Karnım burnumda mobilyacı dolaşmak komikti. Çünkü insanlar mobilyalarını genelde doğumdan 3 ay kadar önce sipariş veriyorlar. Mobilyaların gelmesi 45 gün, bir 45 gün de kokusunun çıkması için kapı pencere açık duruyor; eder 3 ay.

Ben doğuma 1 gün kala Modoko'da dolaşırken azıcık tuhaf karşılandım. Mobilyacılar kocaman karnıma bakıp gülümsüyorlar, "Doğum yakın herhalde, ne zaman?" cevap insanları ürkütüyor, "Yarın :))"


Velhasılkelam ben Çocuk Kalbi' nden memnun kaldım. Mobilyanızı bakarken oda ölçülerinize göre bir iç mimar size neyin nereye konması gerektiği hakkında bilgi veriyor. Fazla para almak için mal satmaya da uğraşmıyorlar. Örneğin ben tam takım almak isterken iç mimar, şifonyeri alırsam odanın çok daralacağı yönünde beni uyardı. Mobilyalarda kullanılan boya zararsız, malzeme kaliteli ve sertifikalı, teslimat da tam gününde gerçekleşti.
Montaj elemanları da çok kibardılar. Benim yatağın konulacağı yer hakkında 2 kere fikir değiştirmeme karşın istiflerini bozmadan söküp taktılar.
Bebek mobilyası alacaklara duyurulur!!!

8 Kasım 2010 Pazartesi

E- BEBEK' TEN GERİ ADIM

E-bebek ile ilgili şikayetimi içeren yazının linkini facebooktaki E-bebek sayfasında paylaşmış, kendilerine de mail yoluyla link göndermiştim. Ertesi gün Alper'i aramışlar. Mağaza müdürü olduğunu söyleyen kişi, "Hemen gelin, paranızı iade edelim, ben orada olsaydım böyle bir şey katiyen yaşanmazdı" demiş. Alper gitti, paramızı iade ettiler.

Aklıma şunlar takıldı,
1-Benim böyle bir blogum olmasaydı ve o yazıyı yazmamış olsaydım da para iadesi yapılacak mıydı?
2-Kurumsal bir şirketin böyle bir durumla ilgili ortak bir uygulaması olması gerekmez mi? Sesi yüksek çıkan kişi mi kazançlı çıkacak?
3-Benim yerimde gariban biri olsaydı ve 2. pompa alacak parası olmasaydı, yüzüne bakarlar mıydı?

Sonuç itibariyle bozulan pompamın yerine yenisini vermiş gibi oldular. Biz fazladan toplamda 60 km. yapmış olduk (Mağazadan verdikleri bozuk pompayı geri götürüp eve dönmek 30 km.+para iadesi için 30 km.)

O gün mağazada saçlarım havada döktüğüm dil+yaşadığım stresin tabii ki bir bedeli yok...


Neyse... Bu uygulamaları genele yayılır umarım. Gelişmekte olan bir kurum için olumlu bir olaylar zincirini başlatmaya vesile olmuşumdur da bundan böyle emziren hiçbir anne zor durumda kalmaz diyerek son noktayı koyuyorum.

Nights in Rodanthe


"Hayatta ikinci bir şans için asla geç değildir." Filmin mottosu bu, ancak beni tam kalbimden vuran bu anafikir değil, filmin çekildiği mekan olmuştu.


Dün tesadüfen Moviemax Premier' de rastladım 2008'de sinemada izlediğim bu filme. İlk sahnesi filmi hatırlamama yetti de arttı bile.


Ölmeden önce mutlaka görmek istediğim; o mavi odada uyumak istediğim bir yer.


Neresi araştırma fırsatım olmadı fakat ABD' deki o upuzun okyanus kenarı ve denizin içindeki o otel...



Merak edenler tam şuraya bir tıklayıp fragmanı izlesinler, ama bununla yetinmesinler, filmi de bitirip öyle karar versinler...



4 Kasım 2010 Perşembe

E- BEBEK REZALETİ!!!

Bu blog pozitiftir bilenler bilir... Öyle boykot çağrıları-şikayetler-karalamalar yoktur. Ancak söz konusu olayın ucu benim minik sütlümün 4 saat kalmasına sebep oluyorsa en büyük karalamayı hakediyordur.

Daha önceki yazılarımda Ece'nin anne sütüyle beslendiğini ve anne sütünü biberonla almayı tercih ettiğini yazmıştım. Medela' nın elektrikli göğüs pompasını kullandığımı da...

Garanti kapsamında bozulan pompamı aldığım e-bebek mağazası, pompayı "fabrikası"na göndereceklerini, 30 gün içinde "cevap" geleceğini söylüyor!!! Şaka gibi, peki 30 gün ben ne yapacağım pardon! Israrlarımız sonucu en "ucuz" pompa -asla Medela'nın muadili değil- elimize tutuşturuluyor. Buna da şükür diyerek eve geliyoruz. Ece acıktı, ağlıyor, ben süt sağmaya çalışıyorum, o da ne? Pompa bozuk! Şaka gibi başlayan olaylar zinciri kabusa dönüşüyor...Ece ağlıyor, ben sinir küpüne dönüyorum... Tekrar arabaya atlayıp 25 km. yol katedip E-bebek cehennemine gidiyoruz.

Mağaza sorumlusu depodan 3 pompa daha veriyor, emzirme odasında deniyorum, 3' ü de bozuk!!! Hayır denemek istemesem tekrar 25 km. yol alıp bozuk pompayla karşılaşmam işten bile değil...

Israrla bozulan pompamın markasından istiyorum, mağaza sorumlusu benimle başa çıkamayınca İstanbul'daki müşteri hizmet yetkilisine havale ediyor, yanıt olumsuz.

Saçlarımın sinirden havaya dikilmiş vaziyette mecburen yeni bir pompa satın alarak mağazadan ayrılıyorum. Türkiye çapında yeni mağazalar açmaya devam eden E-bebek benden kocaman bir "SIFIR" alıyor.

"Müşteri memnuniyeti" ilkesini benimsemedikleri sürece de çok müşteri kaybedecekler gibi görünüyor.

27 Ekim 2010 Çarşamba

KIRKLANDIK

Dün tontirişko' nun 40' ını uçurduk.

Bir bebeğin kırk' ı çıkarken yapılması gereken tüm ritüelleri de gerçekleştirdik. Sütlü güzelce yıkandı, yıkama suyuna 40 taş atıldı, her bir taşa sütlüde olmasını istediğimiz özellikler söylendi.

Sonra ben de uzuuuun bir banyo sefası yaptım. Bugünlerde her şeyi çabuk çabuk yapmak zorunda hissettiğimden en çok bu kısmı hoşuma gitti diyebilirim. Bu arada banyoda uzun kalanlar için "kırklandın çık artık!" lafının da nereden gelmiş olduğunu anladım.
Sonra attık Sütlü' yü arabaya sahilde şöyle bir turladık. Kırkı çıkan bebek uzun ömürlü olsun diye evden uzak bir yere götürülürmüş, böylece bu ritüel de gerçekleşmiş oldu.

Doğumdan bu güne 41 gün değil de sanki yıllar geçmiş gibime geliyor. İnsanoğlu çektiği sıkıntıları bu kadar çabuk unutmasaydı hayat daha çekilmez olurdu herhalde. Doğumu hatırlatan fazladan birkaç kilom var sadece.

Hamileyken tam tamına 19 kilo almıştım. Şu an ise fazladan 6-7 kilom kaldı, hem de kahvaltıda bile pişmaniye yememe rağmen!

Metabolizmamı seveyim dostlar... Hızlı çalışıyor, doğuştan şanslıyım ne yapayım;)))

21 Ekim 2010 Perşembe

LOLİ' NİN KURABİYE FABRİKASI

Ece'nin teyzoşlarından sevgili Gökçe doğumdan 1 hafta önce ve sonra neredeyse hergün elinde bir sürprizle çıkageldi. En lezzetli sürpriz ise yanda gördüğünüz muhteşem kurabiyelerdi. Gerçi kendisine tatmak nasip olmadı çünkü aynı gece abim şampanya açınca doğum şerefine mideye indirdik çoğunu.


Kurabiyeler hem lezzetli, hem güzel kokulu, hem tazecik olunca bana da nereden sipariş verebileceğinizi paylaşmak kaldı. Doğum günleri, yılbaşı partileri, evlilik yıldönümleri, nikah, doğum ya da sevdiğiniz birine sürpriz yapmak için lezzetli bir fırsat Loli'nin Kurabiye Fabrikası.


Kızımın kurabiyeleri de işte tam burada yayında. Ayrıca sepet içindeki sunum da çok başarılıydı. Kurabiyeler şeker hamuruyla o kadar özenle kaplanmış ki yemeye kıyamıyor insan... Zaten laf aramızda 2 tanesini sakladım hatıra olarak bakalım kurtlanmadan ne kadar kalabilecekler:))

Siz de anneler/babalar gününde, yılbaşı partisine katılacağınız arkadaşınızda ya da ne bileyim heyecanlı bir maçı izlemek için toplandığınız evde bile olabilir bir güzellik yapmak isterseniz eğer çekinmeden sipariş verin derim!

19 Ekim 2010 Salı

LOHUSALIK UNUTULDU MU?

Doğumdan itibaren 42 gün boyunca geçen süreçte kadın lohusa kabul edilir; bu süreçte onların daha hassas ve bakıma muhtaç oldukları bilinir ve iş yaptırılmazmış. Yeni bebek de bilindiği üzere "40'ı çıkmadan" evden çıkartılmazmış. Günümüzde biraz "eski usül" kabul edilen bu adetimiz aslında kadının dinlenmesi bakımından güzel bir alışkanlıkmış.

Bebeğin dışarı çıkması içinse aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İlk etapta hastaneden eve gelen bebek, doktor kontrolü ve aşıları için daha kırk'ı çıkmadan neredeyse 40 kez evden çıkmak zorunda kalıyor. En azından bizim sütlüde öyle oldu. Sarılık olan bebemiz doğumdan sonraki 10 gün boyunca 2 günde bir kan vermek için çeşitli kliniklerin yolunu düz etti. Sonra bir kez yenidoğan kontrolüne bir kez de 2. doz Hepatit B aşısı evin dışına çıktı.

Aslında bebek gibi kadının da dışarı çıkması sakatmış bu günlerde anlamış bulunuyorum. Bu kadar uzun süre evden çıkmamaya alışkın olmayan ben, şizofrenik davranışlar göstermeye başlayınca Alper tarafından "hadi giyin hazırlan çıkıyoruz evden" şeklinde kesin bir ültimatomla dışarı çıkartıldım. Çıkardı çıkarmasına da mevsim değişikliğini fark edemeyen ben hafif "ince" giyinmiş olacağım bademciklerimi şişirdim. Köhür köhür öksürüyorum. Önceleri ben öksürünce zıplayan Ece de alıştı artık tepki vermiyor:))

Düşündüm de böbrek taşlarım -bu arada yine taş düşürüyorum- ve bademciklerim olmasaydı daha huzurlu bir hayatım olacaktı. Yine de Allah çaresiz dert vermesin diyerek noktayı koyuyorum.

Nankörlük etmeyeyim de taşlarım ve bademciklerim küsüp daha fazla eziyet etmesinler bana...

18 Ekim 2010 Pazartesi

SÜTLÜ NASIL BESLENİYOR?

Normalde düzenli uyuyan bir insan(d)ım. Gece en geç 12-1 dedin mi yatar, şamşeytanı gibi sabah 8 bilemedin 9 oldu mu kalkar(d)ım.

Uykularının kıymetini bil diyenleri de hiç takmazdım.

Yanılmışım.

Deliksiz uyunan o sekiz saat ne kıymetliymiş meğer. Henüz doğurmadıysanız uyuyun bol bol kardeşler. Tabii ki değer sütlüm için. Zaten geceleri 2 satte bir uyanıp görmezsem özlüyorum keratayı. Zaten o da unutturmuyor kendini ayrı mesele:)) Yani zombi gibiyim 1 aydır. Algılamam düştü, ne yana baksam Ece' yi görür oldum, Alper' in kafası mesela bana kocaman geliyor şimdilerde:)))


Gelelim başlık konusuna. Adı üstünde Sütlü hanım anne sütüyle besleniyor. Ancak biraz tuhaf bir şekilde.


Şöyle ki sezeryanın nimeti olarak sütüm yaklaşık 4- 5 gün gelmedi. Bu sırada imdadıma işte resmini yanda gördüğünüz süt pompam yetişti. Şu sıralar kendisiyle yapışık yaşıyoruz. Çünkü sütümün gelmediği dönemde mama ve biberonla beslenen Ece hanım meme almayı reddediyor. Hiç almıyor değil ama çabuk yoruluyor diyelim. Ee ana yüreği bu dayanmıyor. Bende sütümü sağıp biberonla veriyorum.


Medela'nın mini elektirikli ve pilli pompasını doğumdan önce almıştım. İşe başladığım dönemde işime yarar diye düşünüyordum. Bu kadar ihtiyacım olacağını bilseydim daha sessiz ve iki memeden de aynı anda emiş yapan bir pompayı tercih ederdim kesinlikle. Ama performansından kesinlikle memnunum. Sütümün artmasını sağladı, şimdiden buzluk sütle doldu.


Sağılan sütümü yine doğumdan önce çok ihtiyacım olmayacağını düşündüğümden öylesine satın aldığım Chicco'nun biberonuyla veriyordum. Ancak yenidoğanlar için üretilmiş olmasına rağmen bu biberon benim sütlüme uymadı. Sütün yarısı dışarı akıyor, üstü başı sırılsıklam oluyordu. Araştırmalarım sonucunda kolik ve gaz engelleyen ve anne memesine en yakın akışa sahip bu biberonu keşfettim. Dr. Brown's markasını da bu konuda tek geçiyorum. Artık üstü ıslanmıyor ve gaz sancıları da azaldı gibi.
İşte şu anda hayatımda önemli yere sahip iki beslenme materyali.
Duyurulur!

13 Ekim 2010 Çarşamba

SÜTLÜ NASIL GELDİ?


Normalde anne karnında yarasa misali baş aşağı durması gereken Ece Hanım, başı dik duruşunu 38. haftaya kadar muhafaza etmekte inat etti. Diğer tabirle "makat gelişli" bebeğim için sezeryan ameliyatı kaçınılmaz oldu. Halbuki ben cesur yürek anne hamileleğimin ilk zamanlarında "normal olursa herşey, normal doğum yaparım" şeklinde beyanatlar vermiştim ahaliye.


Gerçi sonradan karnım burnuma yaklaştıkça içimden "allahım dönmese de sezeryan için bir geçerli nedenim olsa" diye de geçirmemiş değilim. Ancak sezeryan ameliyatının bu kadar zor olacağını bilseydim bu fikri aklımın ucundan bile geçirmezdim.


Doğum yapacak tüm kadınlara sesleniyorum; Ey kadın milleti siz siz olun her şey yolunda gidiyor ve doktorunuz destekliyorsa bebeğinizi normal yollardan doğurun. Şahsen benim için sezeryan sonrası çektiğim ağrılar, normal doğum öncesi çekilen ağrılara denkti. Herkes için aynı olacak değil elbette fakat gerek doğum sonrası bebeğinizi özgürce kucaklayabilme ve emzirebilme, gerek se daha çabuk iyileşme açısından normal doğum çok ama çok daha avantajlı.

Benden söylemesi...

12 Ekim 2010 Salı

SÜTLÜ-1

Biz kocaman bir aileyiz. Alper, annem-babam, Alper'in annesi babası, abim ve eşi teyzoş Ceylan, Akın ve diğer teyzoş Gökçe, kuzenlerim ve onların çocukları, dayımlar ve amcamlar, komşularımız, ve yakın arkadaşlar kızımın adaşı , Ece, Hande, Zeynep ablaları...



Beni hastanede ve evdeki ilk günlerimde yalnız bırakmayan iyi insanlar.



Ve bir minik melek. Küçük ağızlı, koca yanaklı sakin evlat. Ağlamaz, kızarır, ıkınır. Acıkır ağzını açar, uykusu gelince kollarını sallar, yüzükoyun yatınca huzur dolar. Süt kokar.

Sütlüsüdür annesinin. Öyle sever küçük kızını. O kadar miniktir ki her yeri bazen korkar annesi nasıl büyüyecek diye.



Ama büyür işte tüm insanlar. Ve anne saygı duyar tüm annelere.



Bugün ilk kez oturur bilgisayar başına. Kafada yazılacak tonlarca şey. Karar alır her gün bir yazı için izin verir kendine.

Şimdilik bu kadardır. Sütlüsüne koşar...

26 Ağustos 2010 Perşembe

UYKU TULUMU

Daha önce Prof. Gülbin Gökçay' ın bebek bakımı ile ilgili kapsamlı kitabından söz etmiştim. Okumayanlar buradan zıplayabilirler.



Gereksinim listesinde yer alan örtü ve battaniye başlığının altında, bebekler 1 yaşını doldurana kadar boğulma tehlikesine karşı battaniye türü örtüler kullanılması önerilmiyor. Bunun yerine omuzlardan çıtçıtla bağlanan, belden aşağısı geniş bir etek şeklinde bebeği saran uyku tulumları kullanabilirsiniz denmiş.



Buna istinaden etrafıma bakınmaya başlamıştım. Ve Tchibo' da tam da böyle bir şey bulunca hemen atladım. Annem görünce "çocuk pişer bunun içinde" diye hevesimi kırdıysa da ben kullanışlı olacağını düşünüyorum. Bakalım hangimiz haklı çıkacağız?



Tchibo'nun internet üzerinden satışı da mevcut. Dileyenler tıklayıp göz atabilirler.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

BEBEK ŞEKERİ

Doğumdan sonra "bebek görmeye" geleceklere ikram edilecek şekerler konusu kafamı kurcalayıp duruyordu. Ecnebilerin baby shower'larından ülkemize sıçrayan bu adet, "loğusa şerbeti" ni tahtından etmişe benziyor.


İnternet üzerindeki arama motorlarında bebek şekeri yazdığınızda karşınıza bir çok alternatif çıkıyor. Küçük bebek bibloları, buzdolabı magnetleri, şirin şirin süslenmiş kutucuklar, minik minik biberonlar...


Bu sektörün ağababası Eminönü' ndeki toptancılar. İstanbul'da oturan becerikli anne adayları vakitleri de müsaitse kendilerini Eminönü' ne atıp en beğendikleri süsleri toplayıp şekerlerini de kendileri bağlıyorlar. Ancak bu sıcaklarda Eminönüne gidecek hamilelerin oracıkta doğurma ihtimalini de göz önünde bulundurmalarında fayda var!


O yüzden internet başına oturup hoop siparişimi verdim. 1 gün sonra şeker çubuklarım elimdeydi! Bu sıcakta kargoya verilen şekerlerin haşatı çıkar diye düşündüğümden ben sadece süsleme malzemelerini satın aldım. Şekerlemeleri kendim ekleyeceğim. Şimdi işin zevkli kısmı, arkalarına magnet yapıştırıp şekerleri tüllere bağlamak, sunuma hazır hale getirmek kaldı.

İlgilenenler için ben buradan sipariş verdim ve hizmetten de memnun kaldığımı söyleyebilirim. Ödemeyi EFT olarak ürününüz elinize ulaştıktan sonra yapıyorsunuz. Daha çok çeşit için buraya da göz atabilirsiniz. Ancak bu sitenin fiyat almak için aradığımda bana her seferinde farklı fiyat söylemeleri birazcık aklımı kurcaladı benden söylemesi.


Bunlar haricinde şekerleri hazır olarak sipariş vermek isteyenlere de bir kolaylık benden işte en cici siteler:

Hadi bakalım dünyanın en zevkli işinine bir göz atın!

İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ

Büyümek nasıl bir şey?

Bazı sorumlulukların omuzuna binmesi, yaptığın ya da yapmayı planladığın hareketin sonuçlarını kafanda daha çok evirip çevirmek mi?

Büyümek birdenbire olur ve sonra geri dönülmez mi?

İşte bu noktada durmak istiyorum.


Büyümek insan hayatında bir çok dönemde hızlanan ve sonra yavaşlayan, yaşadıklarının etkisinde kalan bir olay. İçindeki çocukla ilgili bir parça. Şımartılmaya en çok ihtiyaç duyduğu anda senin de toplumsal konumunu göz ardı edip küçülmeye başlaman, kimseye müdananın kalmaması.


Büyümek: Aklından geçen hareketi artık hemen yapamaz olmak. Birşeylerin seni tutması, kaybedeceğin şeylerin çoğalması. Peki büyüdükçe yaşamdan alınan zevk de azalır mı?


Yaşamda büyüdüğün zamanlar kadar küçülmeyi seçtiğin anlarda var mı? Küçülmeyi biz mi seçiyoruz ya da kaderin bize oynadığı oyunlar sonucunda "kavanoz dipli dünya!" serzenişiyle hayatı ciddiye almayı bir yana mı bırakıyoruz?
İşte can alıcı nokta bu. Hayatın bize sundukları. Kocaman bir hediye paketi, içinden çıkacak olanları seçemediğimiz. Hayat en büyük hediye, peki paketin içinde neler var? Zaman zaman bizi büyüten sorumluluk sahibi yapan iyi olaylar, evrensel olarak herkesin olumlu kabul ettiği şeyler bunlar. Sevdiğin insanı bulmak, onunla beraber yaşamaya başlamak, işinden memnun olmak, sağlıklı çocuklarının olması, mal sahibi olmak... Peki tüm bunlar omuzlarımıza binen yükü arttırdığı oranda kaybedecek şeylerimizin çoğalmasına da neden olmuyor mu?
Öte yandan yaşadığımız üzücü olaylar, kişisel ya da toplumsal felaketlerimiz, herkesin "kötü" kabul ettiği olaylar. Bunlar da bizi bir yandan güçlendirip, daha dirençli kılmıyor mu?
Öyleyse hayatı yaşarken iyilikleri olduğu kadar kötülükleri de benimsemek, klişe anlamıyla bunları da bir hayat dersine çevirmek tamamen bizim elimizde değil mi?
Kişiler için hayatlarındaki olayların iyi gitmesini istemeniz. Gitmediğinde yanında olma isteğiniz. Yapamamanız, büyümeniz...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

GÜNEŞ KANYONDA

Cumartesi günü Güneş' imizle randevumuz vardı. Tam tamına 2 kilo 300 gram olmuş kerata; bu arada bana karşı olan davranışlarında da değişiklikler var tabii ki. Artık tekmeler daha sert, belki de hareket alanı daraldığı için daha çok süzülme-gerinme-ve dışarı doğru bastırma şeklinde can yakıcı da olabiliyor. Ama aramızdaki iletişim şu anda bu hareketlerden ibaret olduğu için hiçbir şikayetim yok, yanlış anlaşılmasın lütfen. Tam tersine nerede hareket orada bereket misali o kıpırdadıkça ben de mutlu oluyorum.


Geçen ay İdeshot iletişimden Kanyon'da çift kişilik sinema bileti ve Wagamama'dan hediye çeki kazanmıştım. Haftasonu doktor kontrolümüzden sonra bu vesile ile Kanyon' a yollandık. Aslında yol bizim için ters olmasına rağmen trafik boş olunca Kalamış'tan Levent' e 15 dk. da gittik desem? Yazın İstanbul daha bir gezilesi olmuyor mu sizce de? -Bu yıl ki sıcakları tenzi ediyorum tabii ki...-


Wagamama, Asya mutfağından esinlenmiş bir noodle restoranı zinciri. Türkiye'de sadece Kanyon'da şubesi bulunuyor. Üniversite yıllarında çok gezen kuzen Sibel kışın İstanbul'a gelince beni Gümüşsuyu'ndaki Çin lokantasına akşam yemeğine götürmüştü. Bu ilk ve tek deneyimden sonra başka bir "çubuk" deneyimi yaşamamış olsam da ve hatta çatal da istemiş olsam da çubuklarla beslenmeyi de çözmüş bulunuyorum:)


Wagamama lezzetinin yanında alerjik bünyeler için sunduğu menüleriyle de bir alkışı hak ediyor. Büyük amcamın buğdaydaki glüten maddesine karşı alerjisi olduğu için biliyorum, yemek yemek bir kabusa dönüşüyor onun için. Çünkü etrafımızdaki neredeyse tüm besin maddelerinde glüten bulunuyor. Wagamama da ise alerjik bünyeler için özel menüler mevcut. Glütensiz yemekler ise bunların içinde!



Yemekten sonra bir büyük tur atarak sinemaya gidiyoruz. Havalandırma işini çözmüş olan Cinebonus'ta bile kanter içinde kalan ben arada filmden kopup saatime baksam da, filmdeki aksiyon sahnelerinden ürküp arka arkaya tekmeler savuran yavrucağın hışmına maruz kalsam da filmin sonunu getiriyorum. İnception bir kere daha sonra bir kere daha izlenesi bir film. Yeni zamanların Matrix'i dedim ben ona. Ve kesinlikle devamı gelecektir diye düşünüyorum. Lastik gibi uzatmaya müsait bir konusu var zira.


Bunaltıcı sıcaklar Ağustos sonuna kadar devam edecekmiş. Kanyon' da güzel esiyor, benden söylemesi ;)

11 Ağustos 2010 Çarşamba

EKMEK KOKUSU


Fazla kilo almamak için hamur işini hayatımdan çıkaralı bir müddet oluyor. Ee ben hamur işi yapmadan duramayacağıma göre bu konudaki enerjimin tümünü ekmek yapımına yönlendirdim. Ekmekler artık bizim evde pişiyor. Bu iş sıcaklardan ötürü genelde gece yapılıyor. Bizim fırın artık mutfak.


Hatta Alper' le aramızda şöyle konuşmalar bile geçiyor;


- Alper fırına gidiyorum ekmek almaya başka bir şey lazım mı? -bu diyalog yanıltmasın. Sadece evin klimalı bölümünden ekmek pişirdiğim mutfağa yapacağım kısa ziyareti anlatıyor. Bir ara o kadar sıcak oldu ki yemek yemek için mutfağa girmekten çekinir olduk. Amaaaa bu durum ekmek yapma manyaklığıma zarar veremedi!!!-


Bu vesile ile piyasadaki ekmek karışımlarının neredeyse çoğunu denemiş bulunuyorum. Kepek un' lu-çavdar un'lu-7 tahıllı-italyan ekmeği....


Blogu takip edenler genelde Sinangil' i kullandığımı bilirler. Ancak geçenlerde markette dolaşırken şeytan dürtüklemesi sonucu Söke Un' un ekmek karışımını denemeye karar verdim. Ve bir olaylar zincirini başlatmış oldum. Kutunun üzerindeki tariftekine göre karışımı su ile yoğurmaya başladım ama bir terslik olduğu belli... Su miktarı çok geldi mümkünatı yok bu hamur kıvama gelmez. Allahtan evde kepekli un vardı da ziyan olmadan kurtardım karışımı. Bence Söke un hayati bir hata ile 2 su bardağı ölçüsünü 320 ml. olarak vermiş. Halbuki tüm tarif kitaplarında 1 su bardağı=250 ml. olarak kabul edilir. yani 2 su bardağı yaklaşık 500ml. eder 320 değil!!! Ben tabiiki 320 ml. ölçmek yerine 2 su bardağı suyu unun üzerine boca edince bir cılk hamur elde etmiş oldum. Kendilerine bu hatayı düzeltmeleri için gerekli yönlendirmeleri yapmış bulunuyorum. Bakalım sonuç ne olacak?

29 Temmuz 2010 Perşembe

BİRKAÇ KİTAP

Şimdi birkaç kitap önerisi var.


İlki taze annelere ya da anne adaylarına. Derdini anlatmasının tek yolunun ağlamak olduğu bir küçük insanla nasıl başa çıkacağınız konusunda soru işaretleriniz mi var? Eli kalem-kağıt tutan çoğu kişi gibi siz de kitaplara davranıyorsunuz. İnternet bir dipsiz kuyu. Hatta üzülerek söylemeliyim ki piyasada satılan bir çok anne-bebek-çocuk dergisinde bile birbiriyle çelişen fikirler-önerilere rastlamanız mümkün. Bununla beraber yabancı bir yazara güvenmek de zor. Zaten ABD ve Avrupa' daki bebek besleme yolları bile farklılık gösteriyor. Bizdeki kadar taze meyve-sebzeleri olmadığından mamalar ağırlıkta.


İşte bu bilgi kirliliği arasından ayrılan bir kitap "Yaşamın İlk 2 Yılında Çocuk Sağlığı ve Bakımı"


Yazarı Prof. Dr. Gülbin Gökçay. İstanbul Tıp fakültesi bünyesindeki Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı' nda öğretim üyesi olan bu kıymetli insanımız, aslında anneanne yöntemlerinin ne kadar da sağlıklı olduğunu bir kez daha gösteriyor bize. "Doğru bir beşik şiltesi nasıl olmalıdır'"dan gereksiz temizlik gereçlerine; (şampuan-temizlik sütü-pudra bunlara dahilmiş!) hastalıklar ve sosyal gelişime kadar her tür pratik bilgi ve sağlıklı mama tarifleri bile var bu kitabın içinde.


Kitabı toptan bir kez okudum. Ama ihtiyaç duydukça başvurulacak bir ansiklopedi niteliği taşıdığı için başucu kitabı oldu bile.


2. kitabımız Yazgülü Aldoğan' ın "Kiralık Adam"ı. Türk tipi bir aşk hikayesi. Kumsalda güneşlenirken, uykuya dalmak için, otobüste vs. rahatlıkla dikkatiniz dağılmadan okuyabileceğiniz bir roman bu. Hafif, hüzünlü, akıcı bir kitap. Sıkmıyor, bezdirmiyor bir bakmışsınız sonu gelmiş.
Sonuyla beraber de bir damla yaş!

3. kitabımız ise hastası olduğum Paulo Coelho'nun son kitabı "Brida"


Daha bitmedi ama altını çizmek isteyeceğiniz replikler mevcut. Bir "ruh eşi" muhabbetidir sürüp gider hani. Nasıl da güzel açıklamış yazarımız.


"...Herşeyden çok da, her dünyaya gelişimizde en azından bir kez karşımıza çıkacak Ruh-eşiyle yeniden buluşmayı gerçekleştirmek zorundayız. Bu buluşma birkaç saniye de sürse, bunu gerçekleştirmekten sorumluyuz; çünkü o saniyeler beraberinde, ömrümüzün geri kalanına yetecek yoğunlukta bir aşk'ı getirirler."

ya da şu;

"...Şoför, "isterseniz bekleyebilirim" dedi. "Buralarda başka araba bulmanız zor olur. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer burası." Wicca'nın "Merak etmeyin." demesi Brida' nın içini rahatlattı. "Biz istediğimiz herşeyi her zaman buluruz." (okur okumaz "tam da ben!" dedim içimden:))

Çok sevdim çok!
Okuyun Türk milleti!

GÜLE GÜLE PAMUKOVA


Erken bir veda belki de bu. Belki de benden kaynaklı bir durum çoğunlukla; hayatımda bittiyse bir dönem bitmiştir. O sayfa kapanır, arkama bakmam genelde, hazırlamışımdır kendimi önceden mutlaka.


Yatılı okuduğum lisenin son gecesinde ağlarken herkes, ben soğukkanlıydım, üniversite biterken de...


Yüksek lisans biterken keza; bu soğukkanlılığım "soğukluk" olarak bile algılanmış olabilir.


Yıllarca çalıştığım dershanenin son gününde de "çıktım" oradan, bir özlem yok içimde.


Ama Pamukova.


Beni iyileştiren küçük kasaba. Çok eski günlere döndüren, kapatırken bazı yaraları kimi geceler gözyaşları içinde beni ağırlayan.


Sonra en sevinçli haberimi aldğım yer. Etrafımda hep iyi insanlar.

Şimdi bitti orası da. Ama bu sefer gözüm biraz arkada gibi

O yüzden işte yarım kalan bir veda bu seferki.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

ZEYTİNYAĞLI TAZE FASULYE


Şaşırarak blogumu tarıyorum, mutlaka yazmış olmalıyım zira sıkça yaptığım bir yemek çok da severim; tam da mevsimi! Demek ki geçen yaz atlamışım diyerek kolları sıvıyorum.



O da ne fasulye nasıl yazılıyordu? Fasülye miydi yoksa? Hemen google' dan TDK' nın sayfasına girip bakılıyor. Bu arada şiddetle tavsiye ederim bu siteyi, yazımından şüphe ettiğiniz kelimelerin 1 saniye içinde anlamıyla beraber doğru yazımını karşınızda bulabiliyorsunuz. Doğrusu fasulye imiş, ben de daha önce dikkat etmediğim bu ayrıntıyı öğrenmiş oldum.


Gelelim yemek tarifimize. Aslında bugün yeni bir yemek yapmayacak, evdekileri bitirecektik hesapta ama zeytinyağlı yemeklerin lezzeti 1 gün sonra oturur düşüncesiyle hamaratlık yaptım diyelim.

Zeytinyağlı fasulye yapmak çok ama çok kolay, işin sıkıcı kısmı fasulyeyi ayıklamak. 1 kilo fasulyenin kılçıklarını ayıklamak 1 saatimi aldı desem? Neyse ki evde yapacak daha iyi bir işim yoktu:))


1 kilo taze fasulye için 2 baş kuru soğanı rondadan geçirip yaklaşık 1 çay bardağı zeytinyağında öldürüyoruz. Ardından ayıklayıp yıkadığımız taze fasulyemizi düdüklü tenceremize ekleyip soğanla kavurmaya devam ediyoruz. Bu esnada 4 domatesi rendeleyip onları da tenceremize katıyoruz. 1 kesmeşeker ve 1 tatlı kaşığı tuz, çok az da sıcak su katıp (su miktarı domateslerinizden ne kadar su çıktığına bağlı olarak değişebilir. Taze fasulye pişerken çok su çeken bir sebze değildir!)



Düdüklü tenceremizin kapağını kapatıyoruz. 10 dk. sonra taze fasulyeniz hazır...
Hmm çok da leziz oldu...

13 Temmuz 2010 Salı

GÜNEŞ SİLİVRİ' DE

Kadın ve adam arabada yol alıyorlar. Fonda radyo açık, dj, "şimdi radyolarınızda past time paradise" diyor. Kadın bu şarkıyı çocukluğundan beri çok seviyor; mırıldanmaya başlıyor.Nasıl eşlik etmesin, kende past time paradise' ına yol alıyor ne de olsa. Sevdiği insanlarla görüşecek. Yılda 2 gün görüşseler de samimiyetten ödün vermiyorlar.


Temmuz' un 10' nu demeye bin şahit lazım. Yağmurun hızına silecekler yetişemiyor, neyse ki Silivri gişelerine vardıklarında güneş de yüzünü gösteriyor.



Bugün Güneş sahiden de yüzünü gösteriyor ; nasıl söylesem, arabada 3 kişiler aslında.


Siteye varılıyor, uğranacak ev çok, sırayla halhatır sorularak ilerleniyor. Çığlıklar, kıkırdamalar, dedikodular. Yine güzel bir akşam yemeği. Sanki çoook geçmişe dönüyorlar kadın üşüyor çünkü çoook eski Silivri gecelerindeki gibi. Bir de yoruluyor, akşam yattığında dönmeye bile hali kalmıyor.



Velhasılkelam bir ritüel de yerine getirilmiş oluyor. Kadın mutlu oluyor...

5 Haziran 2010 Cumartesi

LİMONLU CHEESECAKE

Sevgili arkadaşım Pelin' in blogu Pelinin Pastanesi' ni bilmeyen kalmamıştır. Son bir yılımın çay davetleri-tatlı krizlerimin kurtarıcısı. Tariflerin yamuk çıkma olasılığı yok. Çünkü kendisi deniyor, fotoğraflıyor, yayınlıyor. Buradaki cheesecake tarifini uzun zamandır kesiyordum-gözüm yemiyordu-yapmaya tırsıyordum :)


Kahve Dünyası fanatiği olan ben, çilekli milkshake ve limonlu cheesecake' e bayılırım. Şimdi ikisi ne alaka diyebilirsiniz; tabii ki milkshake içerken yemem cheesecake' imi. Onu genelde kahveyle tercih ederim.



Yaklaşık 1 ay kadar önce bir haftasonu misafir haberi alınca ne yapsam diye düşünürken aklıma geldi. Bir hışım migrosa koşup kutu kutu krema peyniri-labne satın aldım ve başladım tarifi adım adım uygulamaya. Tarifi buradan alabilirsiniz. Ancak ben yaptığım hataları söylemek istiyorum, siz de yapmayın.



Orjinal tarifte 20 cm. lik kelepçeli kalıp kullanılmış. Benim kalıbım ise 28 cm. çıkınca tabanı için kullanmam gereken yulaflı bisküviyi 1 paket yerine 2 paket koydum, ona göre de tereyağı miktarını arttırdım. Kalıbım haddinden fazla geniş olunca cheesecake' im piştikten sonra çatladı. Halbuki çatlamaması için fırının içine bir tasta su koymuş, piştikten 2 saat sonrasına kadar da fırının içinde bekletmiştim. Gerçi kestikten sonra farkedilmedi ama moralimi bozan bir detay oldu. Ayrıca kalıbım geniş olduğundan peynir kısmı ekstra kabarık durmadı. Ancak lezzet konusunda fire vermemiştim. Hatta cheesecake sevmeyen ve övgü konusunda daima ölçülü olan Alper bile önce görüntüye vuruldu, sonra da tadına.
Yalnız yaptığınız chessecake' in tadı iki gün içinde oturacağı için bir de nefsinize hakim olup buzdolabında muhafaza etmeniz gerekiyor.
Ayrıca detaylı gibi dursa da bence kek yapmak kadar kolay bu tarif. İçinde yaklaşık yarım kilo peynir olduğundan aynı zamanda da kalsiyum deposu. Yapın yiyin...